(5) Bir Kere de Allah'a İtimat Edin - Çağrışımlar | Savaş Şafak Barkçin
-5-
Bir Kere de Allah'a İtimat Edin
Bu yazı;
My Mecra’nın ‘Savaş Şafak Barkçin ile Çağrışımlar’ videolarının yazıya dökülmüş halidir.
Faydalı olması dileğiyle..
***
O senin kötülüğünü düşünse senin yüzünü eleştirir mi? Hep söylerim. Dost, yüzüne karşı yerer, arkadan över.
Düşman, yüzüne karşı över, arkadan yerer. Benim hiç kabiliyetim yok. Allah'a iftiradır.
Senin bir tane bile değil, o kadar çok kabiliyetin vardır ki. Bir, keşfetmene bakıyor. İki, onun değerini bilip yeşertmene bakıyor.
***
Merhaba, hoş bulduk Serdar.
Geçen program çok önemli bir mevzunun çok mühim bir yerinde kalmıştık aslında.
Ehliyet, liyakaç, sadakat bağlamında siyaset namelerden bahsettiniz ve dediniz ki dört şart görüyorum orada. Onları bir hatırlayarak başlayalım. Dördüncüsünde kalmıştık.
Tamam abi, adaletten bahsettik.
Meşveret dedik.
Meşveret dedik, ehliyet dedik ve en sonunda emanet. Şimdi aslında bu dördü liyakati esas alarak düşündüğümüzde iç içe olan şeyler. Mesela, layık olan bir adamı bir makama atamadın.
Layık olmayan birini, akrabamdır, babamın bilmem neyidir, ahbabıdır. Efendim, beni çok alkışlamıştı bir yerde gördüm ben, acayip alkışlıyordu beni. Hatta ağlıyordu ben konuşurken falan.
Ondan sonra işte benim hakkımda gazetelerde şunu yazdı gibi yani. Aldın o adamı atın. O adam işi bilmiyor ama o işin mesulü oldu, sorumlusu oldu.
Yani sorulan adam oldu. Bu çok önemli. Sorumlu demek sorulan demektir.
Peki, bu bir hareketle kaç tane zulüm yapıyoruz biliyor musun? Adalet dedi ki, adaletin zıttı zulümdür. Liyakatsizlik doğrudan zulmü doğuran bir şey.
Kaç tabakaya, bak kaç tip insana? Bir, o işe zulümdür. Çünkü o iş öyle bir adama göre değil.
İş ölüyor. Mesela tapu işinden anlamayan adamı ne işinden anlatsın? Zerzevat işinden olabilir.
Getirdin abi kabzmalı, tapu müdürü yaptın. Adam bilmiyor, kadastro nedir, o nedir, bu nedir ben de bilmiyorum da. Ben örnek veremiyorum.
Ondan sonra, abi o işe bir kere zulüm. Peki, iki, o iş kamu işi ise, ki kamu işidir, bakkal da olsa kamu işi, devlet de olsa kamu işi. O işten istifade etmesi gereken, o işe ihtiyacı olan halka zulümdür abi.
Üç, o işe girmesi gerekirken, onun yerine bunu koyduğun için o işe layık olanlara zulümdür. Çünkü halkanın dışında kalıyorlar. Olması gereken yerde garibanlar olamıyor.
Ne yapıyor o yüzden? Adam gidiyor simitçilik yapıyor. Taksi şoförü yapıyor.
Bu bir kere korkunç bir israftır ve zulümdür. Yani şunu şey yapma ya, bunlar hafif konular. Yarın olur, önemli değil.
Geçer inşallah, üf diyelim geçsin falan. Zulüm diyorum ya. Zulüm illa birisinin kafasına sopayla vurmak demek değil ya.
Şu kavramları bir oturtalım. Zulüm nedir biliyor musunuz? Arapçada sen bilirsin de yani bilmeyenlere söyleyeyim.
Aslında etimolojik anlamı, bir şeyi ait olmadığı yere koymak demek. Biliyoruz. Mesela şu suyu, elimizdeki su şişesini, ait olduğu yer neresidir abi onun?
Burası olabilir, yer olabilir. Ama ben bunu aldım, şunu tepeye koydum. Şimdi oraya tepeyi koyunca istifadeyi zorlaştırıyorsun.
Onun yeri orası değil. Daha kolay bir yer, erişilebilir bir yer. Bak ona bile zulmedersin.
Efendim insanlara zul... Hayır. Canlı ve cansız her şeye zulmedilir.
Mesela sınıfa giriyorsun, kara tahtaya vurarak yazıyorsun. İz kaldı. E o da ona zulüm.
Yani biz böyle anlamıyoruz. Peki.
Abi demiş ya la, gönül Allah'ındır. Oraya gayri koymak zulümdür diye. Bu da zulüm.
Hepimiz zalimiz buradan baktıkça.
Aynen. Yani hani insanoğlu ne kadar nankördür. O bahsin devamıdır o iş.
Yani zulümden çok korkmak lazım. Biz hep insanları sanıyoruz, öyle değil. Peki.
Hatta soyut konulara bile zulmediliyor biliyor musun? Bu çevremizde görmediğimiz şeyler değil. Ben devlette 30 sene çalıştım.
İşte biliyorsun sanat, kanat, o işlere de baktık falan. Yani her alanda bakıyorsun. Abi adamın sanatla alakası yok.
Adama başına müdür atıyor. O bizatihi soyut konuya da zulüm oluyor. Ha bak dördüncü zulüm de bu.
Yani o alana, tapuculuk alanına da zulüm olur o. Çünkü adam onu tırtıklıyor, çürütüyor alttan alta. Dolayısıyla bu kadar zulüm üreten bir şey.
Peki bunun zıttını düşünelim. O işi bilen bir adama atadığında aslında o adamın laboratuvarda falan çalışmasıyla öyle bir iş olması gerekmiyor. Tapu müdürü, tapuculuk alanını bilen birisi olunca tapuculuk bilgisi de ayaklanıyor.
Yani ülkeler sadece ne kadar bilimsel makale ürettikleri, en ileri roket sistemi geliştirdikleriyle öyle öne çıkmıyorlar. Aslında herkesin işine saygı duyması ve işini yapana saygı duyulmasıyla büyüyorlar. Bunu asla unutmayalım.
Mesela Osmanlı'da şöyle bir sistem var. Bunlardan örnek alalım. Yani hikaye olsun diye anlatmıyorum.
Alkışlayalım, bravo, ecdad ne kadar büyüktü. O değil, nefret edeyim bir şey. Niye nefret ediyorum?
Aslına bakmadıkları için, kabuyla uğraştıkları için. Benim Osmanlı hakikatımda çok örnekler var ve bugünle kıyaslayarak istihbarattan tut, tarıma kadar hepsini böyle anlatıyorum. Mesela ne kadar büyük bir liyakat düşüncesi Esnaf abi.
Ayakkabıcılar, meslek odası. Eskiden ona lonca diyordu Osmanlılar. Kendi kendilerini organize ediyorlar.
Ve organizasyona devlet müdahale edemez. Bakın Osmanlı büyük bir devletti ama şişko bir devlet değildi. Büyüklük ayrı bir şey.
Biz bazen yüksek ve yüceyi de birbirine karıştırırız. Mesela Anayasa Mahkemesi, bak o da liyakatla ilgili bir şey. Anayasa Mahkemesi'nin şu andaki binası 2000'li yılların başında yapıldı.
İlk duruşma salonu var. Lütfen internete gidin bakın ya. İbreti alem için.
Sonra Allah'tan onu kestiler de yani abi yargıçlar, Anayasa Mahkemesi üyeleri yüce mahkeme sıfatıyla duruşma yaptıkları zaman yani üst düzey devlet görevlileri yargılandığı zaman öyle bir duruşma salonu var. Adamlar abi 5. katta oturuyorlar.
Yemin ediyorum bak şaka yapmıyorum. O hakim var ya kalemli düşse ulan alayım dese aşırıya düşse şehit. Adalet şehidi olur.
Yani 5 metre falan orada oturuyorlar. Davalı ve davacılar böyle bakıyorlar abi. Şimdi arkadaş yücelikle yüksekliği birbirine karıştırmış.
Yüce mahkemenin arkadaşlar oturdu ya çok yüksek olması lazım diye bir de kaçak kat çıkmış yani o tam 5 kat da değil 4-4.5 kat gibi bir şey. Sonra Allah'tan onu herhalde bir 6-7 sene evvel indirdiler Allah'tan. Şu anda hemen hemen iyi bir seviyede.
Peki bunu niye söylüyorum? Bakın bunu tasarlayan mimar, bunu onaylayan o kurumun yetkilileri, bunu görüp uyarmayanlar bunların hepsi o liyakatsizliğin ve zulmün parçası olur. Allah Allah lan mimaride zulüm olur mu?
Olmaz mı? Bu nazarla bakmadığınız müddetçe asla ahlakı insanlara benimsetemezsiniz. Der ki ya devlettir yapar.
He bak bitti. Devlettir yaparsa yarın ben de devletin içine girsem ben de yapacağım. Öyle ne yapayım yani bu işler böyle.
Bak bu da yani ahlaktır bu. Ahlak öyle sadece yavrum işte burnunu karıştırma çok affedersin. İşte şuna bakma falan filan.
O değil ya ona edep denir. O ahlakın bir parçasıdır. Asıl ahlak hak olan şeyi hak yere koymak.
Bu kadar basit.
Neyse o. Bunda şunun etkisi var mı abi? Önceki bölümde Ender'ın eğitiminden bahsederken hezarfan insan yetiştirmeye dayalı bir sistemden bahsettik.
Mesela o bahsettiğiniz mimar azıcık edebiyat bilse, azıcık tarihten medeniyetten haberdar olsa onu öyle yapmayacak. Yüceyle yüksek arasındaki farkı bilecek. Ama bizde öyle değil.
Adam tıp profesörü fakat ne bileyim fıkıh bilmez. Adam edebiyatçı ama tarih bilmez, ihtiyaç duymaz. İlahiyatçı fakat şiir niye bileyim diyor.
Ben ilahiyatçıyım diyor. Böyle enteresan bir yere geldi. Bunun da etkisi var mı biraz?
Abi bu bölücülüğün yansımaları. Demin ne dedim? Bu işler böyle yapılıyor.
Devletler böyle ne yapalım? Dedin mi? O zaman senin kınadığından ne farkın var?
Amerika Birleşik Devletleri de öyle yapıyor. Hoş şeyler söylüyor. Arkadan milletin bütün malını, bütün ülkeleri alıp götürüyor.
Ama hoş şeyler ne? Mesela Irak'ı işgal harekatının ismi neydi abi? Iraki Liberation Operation.
Irak'ı özgürleştirme operasyonu. Hep böyle şirin isimler koyalım. Hangisine inanalım?
Söylemine mi, eylemine mi? He eylemine. Niye?
Ahlakı o. Herkes güzel şey söylüyor. Ama ahlakına bakıyor, işine bakar.
Şimdi bu söylediğin söz de o bölücülüğün yansımalarından birisi. Abi diyor ben sayısalcıyım. Ben bilmem ki tarihle falan alakamız yok bizim.
Böyle insanlarla karşılaştım ya. Yani neredeyse sayısalcılık diye bir din olduğunu zannedecek kadar. Sözelcilik, sayısalcılık diye din var.
Şimdi gençlere hep söylüyorum. Çocuklar siz yekpare bir insansınız. Allah-u Teala sizi tek bir kabiliyetle yaratmamış.
Bir insan şunu dediği zaman Allah'a bühtan eder. Benim hiç kabiliyetim yok. Allah'a iftiradır.
Senin bir tane bile değil, o kadar çok kabiliyetin vardır ki. Bir, keşfetmene bakıyor. İki, onun değerini bilip yeşertmene bakıyor.
Şimdi bana derler mesela benim haşa ben bu konuda bir örnek birisi değilim. Ama hani çok yönlüsün. Ulan o da var, bu da var.
Vay anasına falan. Ya vay anasına yok. Yani ben merak ettiğim şeyleri merak ettiğim için araştırıyorum.
Hakkını vermeye çalışıyorum. Yani müzik deyip geçmiyorum. Yani ulan bu niye böyle?
Bu kavram nereden geliyor? Bunun arka felsefesi ne? Yani karıştırınca öğreniyorsun zaten abi.
Yıllar içinde de bunu yapınca zaten belli bir birikim oluyor. Onu demek istiyorum. Dolayısıyla çok yönlülük bir lüks değil.
İstisnai bir şey değil. Hepimizle ilgili bir şey. Hepimiz çok yönlüyüz.
O yüzden bunun doğal bir şey olduğunu bilirsek ona göre yaşarız. Yani ben brokattık yaparken sen de biliyorsun sağ olsun geliyordun arada bir ziyaret ediyordun Ankara'da. Güzel günlerdi.
Benim masada mesela biliyorsun değil mi? Tabii ki güzel günlerdi. Mesela bir öbek nota vardır.
Sezai abinin şiir kitabı vardır. O anda doktora yapıyorsam doktora ile ilgili üniversiteden aldığım bir kentten kitaplar vardır.
Üst katta Nuri Pakdil vardır.
Yan tarafta Rasim abi vardır.
Tabii tabii. Abi ah ya.
Bizim orası tabii biz biraz Allah'ın bahtlı kullarındandık. Yani böyle güzel abilerle arkadaşlarla beraber olduk. Şimdi mesela o bile çok önemli.
Devlet Planama Teşkilatı'na ben girdim çalıştım. Devlet Planama Teşkilatı'na koridorda rastladığın herhangi birisi master sahibi. E kötü bir şey mi?
İyi bir şey. Ahlakı da varsa, sadakati de varsa devlet ve toplum için korkunç katkılı bir şey. Ben hep genç brokattılar abi eğitimlerinde beni çağırırlardı.
Hala çağırıyorlar sağ olsunlar. Yeni gelen, yeni girenlere hep şunu söyle. Çocuklar siz zenginleştiğiniz zaman devletteki işler de zenginleşir.
Devletteki işler zenginleştiği zaman toplumun da işleri zenginleşir. Şunu sakın küçümsemeyin. Ya ben bunu öğrenip ne olacak?
Şunu öğrensem ne olacak? İşime yaramaz. Hayır.
Sizin kendinize kattığınız bir milimetrelik bir mesafe toplumun o gün senin yüzünden bir milimetre ileri gitmesi demektir. Siz 80 milyonu hareket ettiriyorsunuz. Tek başınıza.
O yüzden aman abileriniz, ablalarınız gibi olmayın. Şu koltuğun rengini almayın. Koltuğa renginizi verin.
Öyle renkli insan olun ki. Yani mesela müzikle uğraşın. Neyi seviyorsanız canım.
Mesela sen ne güzel fıkra anlatıyorsun. Anlat baba. O da harika bir kabiliyet.
İnsan bu kadar boş değil ya. Bu kadar çorak bir varlık mı? Ama bizde maalesef okumuş olmak, çok affedersin oturaklı insan olmak, böyle bir kalas gibi olmak, bir odun olmak, böyle tepeden bakmak, makam arabasından böyle insanlara hakaret ederek bakmak.
Bu ne ya? İnsanlıktan çıkıyorsun yani. Keşke insan kalaydın.
Okumayaydın da adam olaydın yani. Şimdi bize ne derler? Oku da adam ol.
Ama çoğumuza baktığım zaman ben diyorum ki ulan okumayaydın da adam kalaydın. Gerçekten öyle. Demek ki okumakla da değil.
Yani liyakat dediğimizin bir rütnü. Tek rütnü değil. Okumakta iş kurtulmuyor.
İkinci bir şey abi, çok önemli olan bir şey bu konuda. Layık olanların fikriyatına bakmak. Mesela bu işi Ali de yapacak.
Veli de yapabilir. Fakat Ali bana fikriyat olarak daha yakın. Veli daha uzak.
Ha onu tercih edebilirsin ama liyakatleri birbirine benzediği için. Ama yo Veli zır cahil bu işin. Ali çok iyi biliyor ama bizden değil.
O zaman gel kardeşim. O da değil. Örneğini verelim.
Sen benden daha iyi bilirsin. Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethedince biliyorsun Kabe'nin anahtarlarını istedi. Dediler ki efendim onun koruyucusu müşrik bir aile var muhafızları.
Onlar da. Kime vazife verdi? Hz.
Ali Efendimiz veya Hz. Ömer Efendimiz'e. Dedi ki gitti anahtarları al gel.
O da gitti. Adamlara dedi ki verin anahtarları. Adamlar dediler ki vermeyiz.
Bu bizim işimiz. Biz bu işi yapıyoruz kaç nesildir. Nasıl vermezsiniz falan diye adamların elinden zorla aldı geldi.
Onun üzerine adamlar peşinden sökün ettiler. Ne yapıyorsunuz falan filan. Resulullah Efendimiz durumu öğrenince dedi ki hayır asla öyle değil.
Anahtarları onlara ver. Çünkü onlar bu işin ehlidir. Bakın müşrik bir aileye bunu söylüyor Resulullah Efendimiz.
Demek ki ayırt edilecek işler var. Mesela müezzinlik. Burada güzel bir can var.
Ezan okundu biraz önce mesela. Abiciğim onda liyakat yok mu? Bir ara Mehmet Görmez eski arkadaşım.
Uçakta karşılaşmıştık yıllar evvel. Baktım elinde Osmanlıca belge okuyor. Uçakta yan yana geldi.
Ya ne okuyorsun Mehmet falan dedim. Dedi ki bak dedi bu dedi Fatih'in vakıf namesi. Fatih Külliyesi'nin vakıf namesi.
Savaş dedi buradaki Fatih camine atanacak imamın dedi vasıfları bende yok dedi. Yani ne vasıflar var. Peki Fatih bu kadar vasfı kendi bağışladığı Allah razı olsun Allah rahmet eylesin.
Bir yere cami de var orada medresi de var sadece cami yok. Onları belirlerken bu kadar niteliğe niye dikkat ediyor? E çünkü kendisi nitelikli ya.
Ya vasıflı adam vasıflı adamdan anlar. Mesela araba konularını çok iyi bilen bir adam hiç alakası olmadığı diyelim ki grafik tasarım. Grafik tasarımcı bir adamı görünce onu da ehli gibi görür.
Bu işler nasıl yapılıyor abi nerede öğrendin abi? Şu işlerde zorluk var mı? Hangi şeyleri kullanıyorsun?
Bunlar birbirlerini anlarlar. Dolayısıyla ehil olan ehil olanı anlar. Ehil olmayan da kusura bakmayın ehil olmayanı anlıyor.
Çünkü onlar büyük bir öbektir abi o da bir ittifaktır. Kendini bilen kaliteli kumaş hayatta dürüstlü bilgiyi öne alan şahsiyeti öne alan insanlar bir cemaattir. Ben hep öyle söylüyorum.
Küçük bir cemaattir. Geri kalan büyük cemaat birilerinin sırtına binip hak etmedikleri yere doğru seyahat etmeye çalışan insanlardan ibaret. Toplumumuzda da görüyorum dünyada da vardır.
Yani herkes trene bedava binme, bilet parasını vermeden bir yere ulaşma, kariyerin sıfırıncı gününde ben müdür ne zaman olacağım abi demeye başlıyor. Hak etmediğimiz şeyle biz yaşıyoruz. Bu konuda da Allah'ın iradesini, Allah-u Teala'nın mutlak yaratıcı, her an yaratıcı, işleri de yaratıcı.
Sadece cemaat, varlıklar değil. Allah-u Teala işleri de yaratıyor ya, eylemleri. Ama ben yaptım hocam.
Ama seni yapmanı müessel kılıyor. O iradeyi sana veriyor. İmkanı açıyor.
İyilikte de kötülükte de imkan açıyor. Seç bakalım. İmkanın olmasa yapamazsın ki.
Kötülüğü nasıl yapayım? İmkanım yok. Zaten şu andaki azmışlığımızın temeli eskiden çok ahlaklı olan bizlerin, çünkü fakirken, açken günah işlemek çok zor.
Yok ki. Adam demiş ki, yok ki yapamıyorum. Dolayısıyla, al deyince, ooo.
Bizim hepimizin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Ceberutluğumuz mu kalmıyor, nobranlığımız mı kalmıyor, ahmaklığımız mı kalmıyor, tezgahçılığımız mı kalmıyor? O zaman insan iş üzerinde belli olur.
İşten bahsederken belli olmaz. Bununla ilgili bir hikaye anlatayım. Ahmet Tahir Maraşi Hazretleri olsa gerek, büyük bir velidir.
Melami silsilesinde. Ahmet Amiş Efendi Hazretlerinin halifelerinden. Yanlış bilmiyorsam onun veya Mehmet Efendi, Mehmet Tevfik Efendi.
Bir dervişi var. Cumhuriyet döneminde, 60'lı yıllarda. Adam İzmir'de Ege Üniversitesi'dir o zaman, başka üniversite yok.
Ege Üniversitesi'nde ağabey hocaymış. Dekan olmak istiyor. O zaman da dekanlık herhalde seçimde yapılıyor, bilmiyorum.
Bu geliyor gidiyor. Mürşidine diyor ki, efendim bana dua edin. Dekan olmak istiyorum ya diyor.
Oğlum inşallah falan diyor. Dekan olmak için adam arıyorum, araya adam koyuyorum. Bir arada bahsettik ya, o aracılar tefeciler.
Kulis yapıyorum, oraya gidiyorum. İnşallah hayırlısı olsun falan filan diyor. Neyse ağabey, aylar geçiyor.
Bu yine ziyarete gelince, mürşidi diyor ki, ne oldu oğlum senin dekanlık için? Efendim valla olmadı ya diyor. Nasıl olmadı?
Çok çabaladım diyor. Karşı aday daha kuvvetli çıktı diyor. Sanki olmuyor diyor, olmayacak gibi geliyor.
Daha olmamış da seçimler. Onun üzerinde mürşidi diyor ki, şimdi Allah'ın yardımı sana gelir. Niye biliyor musun?
Sen bu ana kadar her şeyin kendi iradenle yaptığını, hesaplar, kitaplar, ilişkiler falan filan, almalar, vermeler. Bunlarla işlerin olduğunu sanıyordun sadece. Halbuki onu da yaratan Allah'tır.
Şu anda sen sıfırlandın ya diyor, ümitsiz kaldın. Heh, şimdi Allah'a kavuştun diyor. Bundan sonra Allah'ın yardımı geliyor.
Gerçekten o adam ağabey daha sonra dekan oluyor. Böyle hiç yoktan yani. Ve hatta rektör oluyor.
İki dönem üst üste rektörlük yapıyor. Seçiliyor yani sürekli. Hatta yaştan emekli olmasa, daha üçüncü kenide seçeceklermiş adam.
Bu kadar da şey. Şimdi bunu niye anlatıyorum? Arkadaşlar bir kere de Allah'a itimat edelim ya.
Bir müminin ben Allah'ı hani Allah muhafaza slogan gibi kullanması haricinde hayatında bir varlık olarak görmemesini anlayamıyorum. Yani Allah-u Teala varlıktır ya. İsim değil ki sadece.
Her şey onun önünde. Her şey o yarı. Anlık, anlık şu anda da.
Bundan niye biganeymiş gibi yaşıyorsun? Yokmuş gibi davranıyorsun. Allah var da yani tamam bu tarafta cepte.
Haşa. Dolayısıyla liyakat ve sadakat meselesine geldiğimizde de ha kimi tercih edelim? Ben sana söyleyeyim.
Ben eskiden beri ders verirken, insanlarla sohbet ederken adamlık örneği olarak Kemal Tahir'i verirdim. Kemal Tahir'le benim bir zihniyet bağım var mı? Yok.
Sosyalist bir adam. Ama kendisi olan bir sosyalist. Yani KGB'den maaş alan kardeşlerimizden değil.
Devletten paralananlardan değil. O tür solculardan da değil, o tür sağcılardan da değil. Adam.
İkincisi Cemil Meriç'i verdim. Dedim ki bakın bu ikisi güya birisi sağcı gibi görülür, alakası yok. Cemil Meriç'i biliyorsun, adamı lanet ediyorsun.
Lan bu muhafazakarlar bana yapıştı arkadaş. Benim bunlarla bir alakam yok. Beni aldılar, o tarafa koydular.
Çünkü solcular kabul etmedi beni. Niye? Çok yerli.
Osmanlı'yı önemsiyor, kendi dünyamızı önemsiyor. Ona bile tahammül etmediler. Kemal Tahir'le Cemil Meriç çok iyi arkadaşlar.
Kemal Tahir davası için hapiste yatmış bir adam. Yıllarca. Zulmedilmiş bir adam.
Bu adam ihanet mi etti? Etmedi. Devlette ilgili bir zararlı bir şey mi yaptı?
Yapmadı. Fikirleri ya. Şimdi Kemal Tahir benim için verilmesi gereken bir örnek oluyor mu?
Oluyor. Niye? Layık.
Örnekle, layık o adam. Ama kendi çevremdeki birçok adama bakıyorum, ondan ben hiçbirisinin hiçbir şeyine örnek vermem abi. Güya onlarla aynı öbek değil.
Halbuki öbürü karşı öbek. Hayır, öyle değil. Şimdi şu noktaya gelmemiz lazım.
Arkadaşlar, dinimiz, imanımız, fikriyatımız, ideolojimiz şu durumu budur. Din tabii ki bizim için en önemli şeydir. Fakat insan denen bir olgu var.
Bak Rasulullah Efendimiz'in o müşrik ailesine olan tutumunu gördünüz. Doktoru vardı, Yahudiydi. Yahudi diye adamı kovaladım ya, haşa.
Muamelemizde insanlara önce insan nazarıyla bakarsın, sonra onun sadakatine bakarsın. Ama neye sadakati? Bana değil.
Burada da sadakati yanlış alıyor. Bana sadık arkadaş. Hayır.
İşine sadık, memleketine ve topluma sadık, kanuna sadık. Varsın bana da arada bir kaş kaldırsın. Ben şunu söylüyorum.
Yalakalara tahammül eden arkadaşlarımız, doğru söyleyen, düzgün insanlara niye tahammül edemiyorlar? O yalakaların yalaka olduğunu bile bile, her gün oturup kalkıyorlar. Ama her yerde.
Şirket merkezinde de öyle, devlet kurumlarında da öyle, her yerde öyle. Hangi fikriyattan olursa olsun. Bakın onu da söylüyorum.
Sağcı, solcu. Fark etmez. Lan, yalakaya tahammül ediyorsun.
E, işini iyi bilen, işini doğru yapmaya çalışan dürüst adamın eleştirisini niye tahammül edemiyorsun ya? O senin kötülüğünü düşünse senin yüzünü eleştirir mi? Hep söylerim.
Dost, yüzüne karşı yerer, arkadan över. Düşman, yüzüne karşı över, arkadan yerer. Sen bunu ayırt edemiyorsan, zaten o iş.
Bitmiş demek ki. İki günlük yani, ikbal gözünü karartmasın. Biter.
Hepsi çöker. Bak, Osmanlı çöktü. Osmanlı diye bir şey çöktü.
1910 yılında biz Sultanahmet'te kendi aramızda konuşuyor olsaydık, abi biliyor musun, yedi sene sonra Osmanlı yok ya, diye birisine söylesek adam diyor, ne diyorsun sen? Deli misin? Divan.
Bu devlet gider mi öyle? E, gitti. Gidiyor mu?
Gidiyor. Niye gidiyor? Efendim, masonlar yıktı.
Yahudiler. Böyle konuşanlar var. Babacığım, herkes herkesi yıkar da sen yıkılacak hale geldiysen yıkılırsın.
Abi, evet. Yıkılmak istemiyorsan, yıkanlarla uğraşmayı bırak da önce kendine bak. Yıkılacak hale gelme.
Mevzu budur diyorsun. Bir dahaki bölüm bu mesele bitmez. Bunu bir dahaki bölüm biraz daha konuşalım.
Nasıl meseleymiş abiciğim yani.
Teşekkür ederiz abi. Eyvallah.



Yorumlar
Yorum Gönder