(6) İnsanın İnsandan Alacağı Şey Kalbidir - Çağrışımlar | Savaş Şafak Barkçin
Çağrışımlar
-6-
İnsanın İnsandan Alacağı Şey Kalbidir
***
Ya tamam Rasulullah tabii ki güzel ahlaktır da ama abi bugünün de gerçekleri var. Almayı vermeyi bilmezsen olmuyor abi. Müslümanların da yani güçlenmesi lazım.
[Serdar Tuncer]
Savaş abiciğim, hoş geldiniz.
[Savaş Şafak Barkçin]
Merhaba Serdar'cığım, hoş bulduk.
Bir çağrışımların daha öncesinde duruyoruz.
Bana bir nasihat et abi
Ben önce nefsime nasihat ediyorum canım. Daha doğrusu şöyle, kendime nasihat etmediğimi başkasına da etmiyorum. O yüzden genelde biz diye, biz sigası kullanırım her zaman.
Zamirim odur. Çünkü öbür türlüsü tekebbür gibi olur. Yani toplum böyle, insanlar çok bozuk, işte bu rezillikler var.
Değil yani bu bizde var. Ben de onun bir parçasıyım canım ya. Ha bende o yok.
Ya sende o yok da başka şey vardır. Yani insanın biraz bu tevazuya alışması lazım. Bakın bu kitaplarda okuyoruz.
Gençlere de özellikle tavsiye ediyorum. Arkadaşlar okuduğunuzu tefekkür edin. Yani elli kitap okuma.
Üç kitap oku, tefekkür ederek oku. Kendine çekerek oku. Yani şöyle bir halkayla okunur.
Metin geliyor, geri gidiyor. Önce senden bir geçmesi lazım. Sen metni geçmiyorsun.
Sen metni okuyorsun. Bu aynen müzikte de böyledir biliyor musun? Bizde o yüzden nota esas değildir.
Bir eser öğrenilmiyor bizde. Geçiliyor. Birinden birine geçiliyor.
İsterleştirmek demektir o. Yani samimi hale getirmek. Şimdi nasihat da nusuh kelimesi biliyorsun.
Samimiyet demektir. Harbilik aslında. Mesela Resulullah Efendimiz buyurmuş.
Din nasihattır. Onu bize nasihattır. Din öğüttür diyor.
Evet bir manası öğüt. Onun da niye öyle olduğunu söyleyeceğim. Ama Resulullah Efendimiz'in orada kastı, harbilik demek.
Yani Müslüman yamuk yumuk olmaz. Yılan gibi olmaz. Sopa gibi.
Ama sopa dediğimizde de millet topayı milletin kafasına, ayeti adesi karşısına gelenin kafasına vurma anlıyor. Yani anlatamıyoruz derdimizi. Benim de kafamda çağrışımlar var ya böyle kötü örnekler.
Kendi kendime bir de onlarla hesaplaşıyorum. Biraz deli gibi oluyor neyse. Kusura bakmasınlar.
Ama hani bu yanlış anlaşılmalar olmasın diye söylüyorum. Abi nusuh doğruluk demek. Harbi nedir?
Bir silahın içini yağladığınız ve temizlediğiniz dosdoğru bir demir parçası. Dosdoğru olmak zorunda. Çünkü hafif eğrilik olursa namlunun içini çizer.
O çizik daha sonra aşınmaya yol açar. O da bir süre sonra çok kötü şeylere yol açar. Demek ki harbilik dosdoğru olmak.
Nasihat doğrultucu söz demek. Yani doğruyu gösteren ama aynı zamanda doğrultucu. Peki ben doğru değilsem doğrultucu bir eylem yapabilir miyim?
Söz söyleyebilir miyim? Söylersin tabii ki. Onu da ben sonra merak ettim biliyor musun?
Ya dedim biz bu kadar üfürüyoruz, millete talkım veriyoruz. Kendimiz halkımı götürüyoruz. Ya bende olmayan hali ben hani farzları, Allah'ın muradını, bildiğim kadarını insanlara yazıyorum, okuyorum, anlatıyorum.
Acaba bende olmayan halleri söylemek bir mürayilik mi, bir ikiyüzlülük müdür dinimize göre? Onu fıkıhtan ben biraz araştırdım abi, öyle değilmiş. Yani hak olan şeyi kendi halinde olmasa bile hak olduğunu söylemen gerekiyor.
Fakat bunun edebi, senin söyledin yani halin olmayan şeyi kal yapma yani çok kelimeleştirme. O gerçekten kesin olan bir şey. Yani insanın insandan alacağı şey kalbidir.
Söze kalp sinerse tesiri var. Söz çok parlak, içi boş, beş para etmez. Benim Allah selamet versin, Musiki Üstadım Ali abi şey der, çok böyle baba, sanatlı eserler önümüze gelir, meşikte, der ki Savaşcığım, bu eserde bize ekmek yok.
Öyle bir tabiri var. Ekmek yok bize. Niye?
Çok sanatlı. Çünkü diyor burada diyor kalp yok. Adam sanat göstermek için yapmış.
Evet, muhteşemini de göstermiş. Fakat diyor bak öbür eser çok parlak gözükmüyor. Onun içinde neler var?
Kalbine aktarmış adam. Şimdi dolayısıyla mümin kalbin evladı. Kul kalbin evladı.
Yani aklı da kalpte, niyeti de kalpte, Allah-u Teala da kalpte. Şimdi bizim bir kalp insanı olmamız lazım. Ama kalp insanı deyince millet böyle romantik, efendim böyle benim gibi edebiyat parçalayan.
Gitgide edebiyattan da soğuduk abi. İşte şiirler araya sıkışıyor. Seni ne ters ediyor.
Yani yahu söyle, ne söylüyorsan söyle. Düz de söyle ama kalpten söyle. Çok parlak olmasına gerek yok.
Çünkü kalp kalbi kabul ediyor. Kalp kalbi kabul eder. Fakat kalp hali kabul etmeyebilir.
Ne demek bu? Yani ikiyüzlülüğü insan hissediyor ama kendi kendini ikna ediyor. O öbür akıl var ya, hesapçı akıl.
İki akıl var. Tek akıl yok insanda. İki akıl vardır.
Bunu da yanlış biliyoruz. İşte rasyonel olalım. Beyler, Batılılar öyle oldu ya.
Alıyorlar, veriyorlar. Real politik yapıyorlar. Öyle diyorlar ama arkadan.
Biz de öyle olalım ya. Bu rasyonel bir şeydir babacığım. Valla hırsızlık rasyonel.
Ben sana söylüyorum. Çok rasyonel. Yalancılık çok rasyonel.
Çünkü sonuçları var. Getirisi var abi. Getir olan şey Batı'ya göre.
O akıl fakirliğine göre akliyedir yani. Makuldür. Ama dinimizde öyle değil.
Dinimizde makul olan nedir biliyor musun? Hep almak, toplamak değil. Dağıtmaktır.
Allah Allah. Bunu hiçbir Batılıya anlatamaz. Bu da rasyonel değil.
Tabii o rasyonel değil. Peki bir dakika. Yani Müslüman akılsız mı?
Süleymaniye Camii ahmaklar tarafından mı yapıldı? Haşa. Veya tam zıttını söyleyeyim.
Ebu Cehil ahmak mı? Gerizekalı mı? Yok.
Akıllıydı. Ama hangi aklı kullanıyordu? Hesapçı aklı.
İki alırım. Üçe satarım. Aradaki bir kârımdır.
O akıl herkeste var. Eskimo'da da var. Sende de var.
Çinli'de de var. Musevi'de de var. Herkeste var o.
Zaten günlük hayatımız böyle idam ediyor. Peki o küçük yani zavallı bir akıl mı? Hayır.
O da çok kıymetli. Fakat rehberi olan başka bir akıl var. Bunun rehberi ne?
Bu akıl neye göre işliyor abi? Yani bu atın binicisi kim? Kalp.
Kalbin aklı. Dolayısıyla biz bu kalbin aklını kalp insanı olmamıza rağmen mümin öyle olmasına rağmen aklı da ona yakıştırmadığımız için efendim kalp işleri ayrıdır. Romantik işlerdir.
Bizim atalarımız çok duygusal insanlardı. Gazeller yazdılar. Camiler yaptılar.
Zaten bizimki kulak medeniyetidir. Ya babacım bak ey muhafazakarlar vallahi yetti bitti ya. Ya şu gargaralarla yüz elli yılımızı doldurdunuz.
Artık bu işi bırakın ya. Bizim medeniyetimiz göz medeniyeti değilmiş de kulak medeniyeti. Ne saçmalıyorsun ya?
Yani Süleymaniye'yi görmüyor musun? Senin gözün neyi görüyor ben anlamadım. O ne?
O estetik neyin eseri? Bilimler var orada. En güzel estetik var.
Ölçüler var. Hayatta ölçülü olduğu için orada da ölçü arıyor adam. Gözü de ona göre disipline olmuş.
Anlatabiliyor muyum? Batılı seyahatların en çok şaşırdığı şey mesela Osmanlı toplumundaki düzendir. Bu adamlar diyorlar oturma kalkma sokakta yürüme hiç kimse kimseyi rahatsız etmeden böyle polis görmüyorsun etrafta diyor adam.
Kendi kendilerini böyle idare ediyorlar. Şimdi o hale gelmek yani kalbin içinde olan şey en akıcı ve en bulaşıcı olan şey. Bulaş diyorlar ya Dünyada en bulaşıcı olan şey kalptir abi.
Mesela Resulullah Efendimizin ne kuvveti vardı abi? Parti yok. Çakarlı araba yok.
Teşkilat yok. Sosyal medya hesapları yok. Onu yöneten iki tane kameraman yok.
O dönemi bakın düşünün. Gençler tefekkür edin derken bunu diyor. Okuduğun şeyi biraz tefekkür edin.
Resulullah Efendimizin veda hutbesine kaç kişi gelmiş? Birçok rivayet en azı 100 bin. Doğru mu?
100 bin. O dönemde Arabistan gibi nüfusu zaten seyrek olan bir coğrafya çoğu. 100 bin insan.
Resulullah Efendimiz 23 senede bu kadar mümin nereden geldi ya? Bak böyle bir şey yok. Propaganda yok.
Mekanizması yok. Nasıl oluyor? Çünkü insanlık da bulaşıcıdır.
Güzellik de bulaşıcıdır. Yayılıcıdır. Biz buna yine itimat etmiyoruz artık.
Ya tamam Resulullah tabii ki güzel ahlaktır da. Ama abi bugünün de gerçekleri var. Almayı vermeyi bilmezsen olmuyor abi.
Müslümanların da yani güçlenmesi lazım. Öyle diye diye zaten Müslümanları Müslümanlıktan çıkardınız. O zaman ne farkın kaldı?
Amerikalı da öyle soyuyor sayıyor. Sen de soyuyorsun sayıyorsun. Amerikalıya yakışıyor.
Çünkü adamın imanla alakası yok. Senin itikad ettiğin umdelerle bir alakası yok. Ama sana yakışır mı?
İşte sen orada nasuh değilsin. Harbi değilsin. Üç kağıt yapma.
Harbi yok.
Ne yapıyorsan yap doğru yap. Güzel yap ya. Şimdi burada tam yerine geldi abi.
Önceki iki programda bazı kavramlar üzerinde bir okuma yaptık. Adalet, emniyet, liyakat, emanet, dürüstlük, güzel ahlak. Bunları biz hep sizin de işaret ettiğiniz gibi devlete ait hususiyetler zannediyoruz.
Halbuki bu bir aile babasını da bir şirket yöneticisini de onu da imam efendiyi de filanı da herkesi ilgilendiriyor. Soru şu abi. Devlet bütün bunları kendi mekanizması içerisinde yerli yerine yerleştirecek.
Sonra biz de halk olarak böyle kimseler mi olacağız? Yoksa önce biz böyle kimseler olacağız sonra bu devlete mi sirayet edecek?
Çok güzel bir soru ve sık sık insanların da yine söyleyeyim. Aynı şeyi tekrarlıyor gibi olacağım. İki asırdır içinden çıkamadığımız temel açmazlardan birisi.
İkilemlerden birisi. Yani öncelik meselesi. Ama öncelik meselesi değerlik meselesiyle ilgili bir şeydir.
Mesela Allah'ın hükmü var. Resulullah'ın hükmü var. Şu anda bizim içinde olduğumuz bir düzen var.
Hangisi önce gelir? Bu Müslümanların hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar son iki asırdan beri hangi dönemde yaşarsa yaşasınlar karşılaştıkları bir şeydir. Yani biz burada neyi öne alacağız?
Sorarsan hepimiz deriz ki tabii ki Allah ve Resul'ün hükümlerini, ahkamını öne alacağız canım. İyi de öyle mi yapıyorsun? Öyle yapmıyorsun.
Önceliklendirmen, değerlendirmen ile ilgili bir şeydir. Allah'a kıymet verirsen Allah'ı her şeyin üstünde tutarsın. Onun hükümlerini de bütün hükümlerin üzerinde tutarsın.
Onun rehberliğini de bütün rehberliklerin üzerinde tutarsın. Bütün rehberlikler o rehberliğin içinde anlam olur. Dışında kalıyorsa anlamı olmaz.
İsterse en parlak şey olsun. Şimdi biz bu konuda da mikyası, efendim pusulayı kaçırdığımız için ipin ucunun çünkü işi gidip gidip demin de sen çok güzel söyledin devlet odaklı, güç, iktidar odaklı düşündüğümüz için açıkçası sadece ahlakımız bozulmadı bakın söylüyorum bunun emarilerini daha sıkça yaşıyoruz itikadımız da bozuldu çünkü ahlakın tefessuhu sonuçta Allah muhafaza akidenin tefessuğuna kadar gider. Bu insanlarda yaşanan hallerdir.
Yani bir her gün kumarbazlıkla uğraşıyorsan bir süre sonra o senin kafesin olur. Ne kadar zevk de alsan, heyecan da duysan kafesin oluyor. Onun içinden çıkman çok zor oluyor.
O yüzden hani küçük günahlardan bile insanın rahatsız olma mecburiyeti onunla ilgili bir şey. Çünkü alışkanlık peydahı olunca kurtulması zor oluyor. Şimdi bu devlet odaklı düşünme bizde güçsüzlük algısıyla ilgili bir şey.
Yani iki asır önce Müslümanlar dediler ki ya Batılılar geliyor tokatlamaya başladılar. Bunlara hükmediyorduk. Hem baba adam bizi taklit ediyorlar.
Kıyafetlerinde, yemelerinde, içmelerinde 1800'lerin sonuna kadar batıda Türk modası var. Her şeylerin. Peki, bu adamlar ne oldu da bir şey yapmışlar lan bu herifler bizim haberimiz olmamış.
Aa bir baktık bizi tokatlıyorlar. Karlofça şu bu falan. Bunlar ne yaptı acaba?
Osmanlılar bizim gibi meraksız adamlar değil. Merak ediyorlar. Bir gidin bakalım bunlar ne yapıyor.
Oraya adamlar gönderdiler. Bunu fiilen söylüyorum. Belgeleri var.
Bunları abi araştırıyorlar. Sonra geliyorlar rapor veriyorlar. Üzerinde rapor yazmıyor.
Laika yazıyor. Laika deyince rapor. Yani devlet yetkililerine verilen tavsiye dinameler, raporlar, analizler demek.
Osmanlı'da da çok güçlü bir gelenektir. Hatta emekli olanlardan bile istenir. Padişah özellikle ister.
Adam emekli oldu. Sadrazam, vezir, komutan der ki şu bizim ordunun hali ne? Bizim bu devlette yamukluklar var mı?
Emekliye soruyor. Çünkü alttakine sorunca diyorlar. Efendim estağfurullah her şey harika efendim.
Cillop efendim. Sayenizde efendim. Elinizi ayağınızı öpeyim.
Olur mu? Dolayısıyla dediler ki abi bu batılılar bir şey yapmışlar. Ne yapmışlar?
Bu adamlar bir takım teknikler geliştirmişler. Hem üretim teknikleri, silah üretimleri, hem eğitim teknikleri. Bu adamlar hızla artık savaşıyorlar.
Çevik savaşıyorlar. Etkili silahları var. Ne yapalım?
Ha biz dediler o zaman eksiğimiz bu. Anladım. Biz zaten Müslümanız.
Orada bir sorunumuz yok. Allah'a şükür. Devletimiz yerli yerinde.
Onda da sorun yok. Memleketimiz evet biraz kırpıldı ama gerisi zaten yani anana atana yeter. Sorun yok.
Bir tek sorunumuz silah sanayi. Ne yapalım? Alalım.
Kolay. Abi oradan adam getirdiler. Osmanlı kıyafetlerini giydirdiler.
Hans. Hans oldu Ahmet Paşa. Onun da getirilme hikayesi çok ilginç.
Ayrı mesele. Osmanlı ne kadar her yere ellerini uzatmış bir toplum. Ben onu Osmanlı hakkında anlatıyorum.
Neyse. Yani şunu demek istiyorum. Bir derdim var.
Ben bunu ne yapayım? Bu hafif bir şey. Deride bir sorun.
Onu giydireyim. Deri kremi süreyim falan. Ama ondan sonra bu derideki şey geçmiyor.
Yayılıyor. Aklına şu gelmiyor. Ya bu aslında çok daha kökten bir sorun olsa gerek.
Başka bir şey olması lazım. Teşhisler hep yüzeyde kalıyor. Neden?
İnsanların işine o geliyor. Çünkü insanların ahlakı o seviyede. Bozulmuş.
Doğrucular azalmış. Kimse padişaha çıkıp Allah rahmet etsin Zembil'inin veya İbni Kemal'in Yavuz'a veya Kamil'e söylediği gibi yok. Yani bu müşavirlik aslında bir alam zilidir.
Danışmanlık alam zilidir. Adam eksiğini söylesin diye oturtuyor olabilir. O yüzden padişahların 3 tane yanlarında adam var biliyorsun.
Kadro. Dalkavuklar var. Musahipler var.
Nedimler var. Nedimler teknokrat. O alanın adam piri.
Onu geliyor. O işler gelince gel bakayım ne diyorsun bu konuda? Silah konusu.
Ordu eğitimi konusu. Brokkasini yayını da yapıyor. O onun fikirlerini söylüyor.
Tamam sen çık. Musahip ne işe yarıyor? Musahip adı üzerinde sohbet arkadaşı.
Yani padişahın bir nevi sırdaşı. Arkadaşı. Çünkü padişahın arkadaşa ihtiyacı var lan.
Bu adam kiminle muhabbet edecek? Geyik muhabbeti yapamayacak. Sadrazamla mı yapacak?
İkinci günü adamı uçururlar valla yeniçerilerle el ele verip. Yani o dönemde de böyle herkes evliya değil. Oooo ne şeytanlar var.
Ne tezgahlar var. Ne üçkağıtlar var. Her zaman vardır.
Gücün olduğu yerde her zaman vardır. Çünkü nefsi kabartan bir şey. Bütün nefis açığa çıkar.
İktidarla beraber. Üçüncüsü de abi dağ kovuyor. O da eğlendiriyor.
Ne yapsın adam. Gidip kahvede falan eğlenemediği için kahveyi kendi yanına getiriyor falan filan. Peki.
Bu tavsiyeler devlette sadri şifa oldu mu? Olmadı. Çünkü doğurucu adamlar eksildi.
Toplumda da doğuruluklar azaldı. Osmanlı'nın yıkımı kendi ahlaki tefessuhu bozulmasıyladır. Yani insan kalitesinin insanların Allah'la aralanının bozulmasıyla ilgili bir şey.
Niye Allah'la arasın? Çünkü eskiden bir insana sadaka veriyorsa, Allah için veriyor canım. Kimse değnekle verdirmiyor ki.
Vergi değil ki bu. Devlet almıyor ki onu. Kendisi istiyor da veriyor.
Azaldı. Geniçerler artık savaşa gitmek istemiyorlar. Baba diyorlar.
Biz burada rahatız. Benim maaşım harika. Kahvedeki adamlardan adam seçiyorlar.
Sen benim yerime yalla. Harbe git. Sana ben maaşımdan ufak bir şey vereyim.
Komisyonculuk yapıyorlar. Ordunun bile komisyonculuğu çıkıyor. Dolayısıyla bozulma her zaman insan kendisiyle ve Allah ile olan ilişkisinde başlıyor.
Bu topluma sari olunca, yani toplumda bakkaldan tut, sultana kadar yaygınlaşınca devletteki işler de insanlar tarafından yapılıyor. Robotlar yok ki orada. Yani senin akraban, benim amcam, öbürünün teyzesi.
Bunlar devlet. Devlet öyle bir anonim bir şey değil ki. Bunu da çok yanlış anlıyoruz.
Devleti kutsallaştırmak çok yanlış bir şeydir. Devletin aziz olması, üstün olması ayrı bir şeydir. Kutsallaştırılması ayrı bir şeydir.
Devlet kutsal bir şey değildir. Devlet bir mekanizmadır. Aslında insanları temsil eder ve insanlara hizmet eder.
Bunun ötesine taşırdığın anda devlet kendi içinde kendi mantığıyla çalışan, dolayısıyla iktidar ve nefis üzerine çalışan ve ahlakı iplemeyen insanlarla dolar. O zaman ne faydası olacak topluma? Tam tersi, çok zararı olur.
O yüzden abi buradaki bu soru, devlet mi önce düzelmeli, toplum mu önce? Her zaman insan önce. Ama o insan zaten devlette de oluyor, bakkalda da oluyor, çarşıda da oluyor, sanat aleminde de oluyor.
Güzel bir atasözü var. Süt neyse kaymağı odur diye. Süt güzel olursa kaymağı güzel olur.
Eyvallah. Bir hadis-i şerif hatırlıyorum abi. Onun şerifi sadedinde birkaç cümleyle bitirelim isterseniz.
Çok etkilenmiştim ben. Efendimiz buyurmuş ki yöneticilerinize sövmeyin. Onlarda bir yanlış gördüğünüz vakit kendinizdeki bir kusuru düzeltin.
Aynen öyle abi. Bu aslında bize bir ipucu veriyor.
Fii tarihinde ben devlette vazife yaparken bir esnaflarda işim vardı yani. Ototamircisinde İstanbul'da. Arabaya götürdüm.
Baktım esnaflar orada oturuyor. Ben girince beni tanıyan ototamiris dedik. Aha dedi abi dedi şikayetlerinizi bu arkadaşa edin.
Bu adam dedi devlette üst kademede çalışıyor. Başladılar adamlar tabii dertlerini anlatmaya. Abi şunlar yanlış değil mi?
Bunlar yanlış değil mi? İşte şöyle vergiler böyle yanlışlar. Dedim bak söylediğinizin hepsi doğru.
Bin katını da ben anlatabilirim. Sizin daha bilmedikleriniz var. Ama dedim ya bunların hepsinde haklısınız.
Fakat ben size bir şey sorayım dedim. Bunları bir tarafa koyuyorum. Haklısınız.
Mesela dedim ben sizin dükkanınıza gelmedim. Bu arkadaşa geldim. Referansla geldim.
Ulan dedim dünyanın neresinde insanlar telefon ediyorlar. Mobilyacıya giderken araba tamirisine giderken referansla gidiyorsun. Herhangi birine gireyim ben.
Girmeye korkuyorsun. Niye? E adamı severler.
Çok fena severler. Doğru mu dedim? Abi kem küm.
Bir dakika dedim ya. Siz bu işin adamısınız yani. Ben sizi tanımıyorum.
Arkadaşımı tanıyorum. Onu güvendiğim için ona geliyorum. Mesela sizin dedim esnaflar arasında yüzde kaçı dedim güvenilir?
Yani yaptığı işe kefil olursunuz. Verdiği fiyata kefil olursunuz. Bu adam aldatmaz.
Yüzde kaç dedim. Abi en az yüzde yirmi dedim. Ya bırak dedim.
Hiçbir meslek alanında bakın sadece sizi söylemiyorum dedim. Örnek verdiğim için. Doktorluktan tutun bürokratlığa kadar.
Çiftçilikten tutun tamirciliğe kadar. İşini doğru yapan insan sayısı inanın yüzde beşi geçmez. Yani böyle bir ülkeyiz biz lan.
Referansla dedim bir şey almaya ve şey yapmaya paranla yani şey yapıyorsun. Şimdi bu sana bir şey anlatmıyor mu dedim. Üstte dedim şikayet ettikleriniz var ya bu işleri yanlış yapanlar.
İşte onlar sizin dedim biraz daha kuvvet kazanmış haliniz. Yani sizin günlük yaptığınız işi onlar daha üst kademede yapıyor. Yanlışlar oradan çıkar dedim.
Peki nasıl düzeleceğiz? Aynı usulle. Sen evladını güzel yetiştir.
Sen işini güzel yap. O büyük bir çiledir. Her şeye rağmen.
Bütün sahtekarla piyasadaki, bürokrasideki bütün çevrendeki o kötü insanlar veya yanlış insanlar rağmen sen hala doğru yapmaya. E bu büyük bir şereftir ya. Yani sana da fırıldak demesinler.
Desinler ki kıl bir arkadaş. Ne yüzdenle kıldı? Hep böyle rüşvet almak efendim işini yanlış yapmak, milleti gelen müşteriyi soymak üzerine mi?
Ha yok yok onlar almıyordu o. Zaten o salak. O işleri beceremezdi.
Ne yapıyordu o adam? E bu işlere girmiyordu. Ben işimi bilirim, işimi yaparım.
Ha onun ne diyor? Ha işte dedim bu yaygınlaşacak. Senin evladın güzel olacak.
Bu işler sabır işi. Serdar'cığım. Üç nesilde bir toplum inşa ediliyor, ihya ediliyor.
Doğru yöne doğru da kötü yöne doğru. Yani bozulma da üç nesil üzerinde kemikleşiyor. Düzelme de üç nesil.
Peki o nesilin ilk halkasını sen niye kurmayasın? Kendinden başlayarak. Evlatların, dediğin gibi mesuliyet halkındaki ailen, tanıdıkların, arkadaşların, iş arkadaşların e başlayın ya bir güzellik yapalım.
Ha ondan sonra yanlış yapana bağırma hakkı dibine kadar sende var. Ama sende de bir şey varsa, sende kara varsa başkasına adam kara dedin mi biraz kendinde rahatsız oluyorsun yani. O yüzden inşallah biz beyazlaşalım ki karayı göstermek ve düzeltmek kolay olsun.
Teşekkür ederiz abi.
Rica ederim.



Yorumlar
Yorum Gönder