(7) Müslümanları Nasıl Böldüler? - Çağrışımlar | Savaş Şafak Barkçin
Çağrışımlar
-7-
Müslümanları Nasıl Böldüler?
Bu yazı;
My Mecra’nın ‘Savaş Şafak Barkçin ile Çağrışımlar’ videolarının yazıya dökülmüş halidir.
Faydalı olması dileğiyle..
***
Milliyetçilik batıdaki devletleri büyüttü. Emperyalizmlerine malzeme oldu. Müslümanları ise küçülttü.
Niye?
***
[Serdar Tuncer]
Savaş abicim hoş geldiniz.
[Savaş Şafak Barkçin]
Merhabalar, hoş bulduk.
Hocam demem lazım.
Estağfurullah, olur mu ya?
Programları seyredince diyorum ki ayıp mı ediyorum. Fakat insan da 30 yıllık abisine hocam kolayla diyemiyor.
Estağfurullah abi, hoca sınıfta diyorlar ya.
Osmanlıyı zaman zaman sohbetlerinizde dile getiriyorsunuz. Bizim bilenimiz çok bilmiyor.
Bilmeyenimiz zaten hamasetiyle getiriyor vs. Ama siz bir kitaba da isim verecek şekilde Osmanlı'nın bir aklından bahsediyorsunuz. Osmanlı aklı deyince neyi anlayacağız?
Osmanlı aklı aslında Osmanlı medeniyetinin temeli olan ilkeleri anlatıyor. Bunların özünün tevhid olduğunu, tabii yapılan her şey tevhide uygun olduğu anlamına gelmez. Temeli olmasıyla yapılan şeylerin ölçü tutturması farklı şeylerdir.
Ama bu şuna benziyor. Yani ben Ankara'ya gitmek istiyorum. Tamam, öyle böyle gidiyorsun.
Hedefin belli. O zaman usullerin de ona göre belirleniyor. Dolayısıyla Osmanlı aklı dediğimizde aslında sadece devlet değil, Osmanlı toplumunun ve ürettiklerinin ve dünyadaki etkisinin temelini teşkil eden değerleri, ilkeleri anlatmaya çalışıyoruz.
Çünkü her medeniyetin bir aklı var. Mesela bir Roma insanı ister Laskiye'de yaşasın, Roma İmparatorluğu döneminde, ister Tancı'da yaşasın, Fas'ta, isterse Roma'da yaşasın, benzeri özellikler taşır. Mesela kendi yerel dilini konuşur ama Latince bilir, Roma'nın resmi dili.
Osmanlı insanı da öyledir. Çok devasa bir coğrafyaya yayılıyor. Çok uzun bir zaman ve tiresine yayılıyor, sürecine.
Zaten medeniyeti medeniyet yapan şey bu. Fakat oturduğu zemin büyük bir ortak payda. Yani bunun içinde gayrimüslimi de var, müslümi de var.
Fakat çerçevesi tevhid, tevhidden doğan ilkeler. Ve burada Osmanlı ile ilgili dedik ya, bazen yanlış klişeler aklımızda kalıyor. Bunların birincisi, madem Osmanlı medeniyeti diyoruz, o zaman sanki bir devletin medeniyetiymiş gibi algılamaya başlıyoruz.
Aslında Osmanlı tek bir devlet bile değil bana sorarsan. En az iki devlet yani, hatta üç devlet. Birincisi kuruluş devleti, işte o Çelebi Mehmed'e kadar.
Bir iç savaşla aslında yıkılıyor Osmanlı. Aslında ilginç, benim öyle bir teorim var imparatorluklarla ilgili. İngiliz, Roma, Osmanlı ve Amerika Birleşik Devletleri.
İç savaştan sonra imparatorluk vizyonu ortaya çıkar. Hepsinde aynıdır. Ve belli bir aşamada çıkar.
Osmanlı'da da ilk başlarda bakkal mantığı gibi. Yani küçük bir devlet, vizyonu ona göre şekillenmiş. Mesela ordu komutanları akrabalardan oluşuyor.
Onlar hep cihada gidiyorlar. Yerel bir bey, gazi Mihal. Bakın adamın adı işte gazi Mihal.
Mihal oğulları bu sefer. Onun sülalesi gene güvenilir, sadık insanlar olarak devlete devam ediyorlar. İşte Evrenas oğulları, bunlar hep başlangıçtan itibaren gelenler.
Malkoçoğulları, bunlar sipahi aileler mesela. Biz şimdi buna bakınca diyoruz ki, Osmanlı sadece devletten ibaret. Toplumun devleti değil.
Sanki devletin toplumu varmış. Yani sanatı bile devlet yapıyormuş. Ya işte efendim sanatın en güzel örnekleri sarayda veriliyordu.
Musikişinaslar hep saraydaydı. İşte yalılardan çıkmıyorlardı falan. Öyle bir şey yok.
Yani o zamanda Aksaray var. O zamanda Edirnekapı var. Efendim o zamanda Angara var.
Varoğlu var hatta daha çok şey var. Fakat Osmanlı'yı Osmanlı yapan şey ve hangi köşesinde, hangi dine mensup olursa olsun benzeri özellikler taşıyan asırlar boyu insanlar üretmesine sebep olan şey kendine bakışı, dünyaya bakışı. Bir kendine bakışı var.
Açabilir miyiz bunları?
Açalım. Mesela Osmanlı tabii böyle boşlukta oluşmuş bir şey değil.
Sadece Türklerle ilgili de bir şey değil. Evet yönetici aile Türk. Kendilerinin Türk soylu olduklarını biliyorlar.
Ama bugünkü gibi insanların etnik kökeninin bir değer taşıdığı hiç kimse tarafından düşünülmüyor. Yani öyle bir şey yok kimsede. Aa ben işte Kürdüm demek ki daha üstünüm.
Ben Türküm demek ki daha... Öyle bir şey yok. Yani kimse de yok.
Bu çok yeni bir şeydir. Müslümanlar arasında daha da yenidir. Çünkü en son Müslümanlara sirayet etmiştir bu bela.
Hani yaptığından değil de olduğundan gurur duyma. Halbuki kul olduğuyla nasıl gurur duyacak? Kendi eseri değil ki.
Allah beni Ermeni olarak da yaratabilirdi. Eskimi olarak da yaratır. Çinli olarak da yaratır.
O zaman ben farklı bir dine mi bağlanacaktım? O zaman farklı bir kişilik mi olacaktım?
Özür dilerim. Az buçuk. Biliyoruz ama bu serancan Batı'da nasıl başladı?
Bize sirayeti nasıl ve ne zaman? Bunu biraz konuşalım mı?
Osmanlı'ya tekrar döneriz. Aslında Batı'da bu işin temeli Latince bir atasözü söyleyeyim. 1400'lerin sonunda.
Bu şu demektir. Kimin bölgesi onun dini. Bu ne demek?
Kimin memleketi onun dini. Reform savaşları sırasında Avrupa'da Katolik Kilisesi ki bir devlettir. Hala öyledir.
Vatikan öyle bir kilise değil. Devlet, devlet orası. Papazlar da devlet memuru zaten.
Kendi kıdemleri var, maaşları var falan filan. Aynen. Lojmanları var.
Peki buna karşı protestanlık ortaya çıkınca korkunç kanlı savaşlar oldu. Dünyanın en kanlı kıtası Avrupa'dır. Öyle ona buna laf söylüyor.
Efendim Orta Doğu kan ve gözyaşı. Vallahi Orta Doğu Avrupalılar geldikten sonra kan ve gözyaşı oldu. 500 sene hiçbir yerde savaş olmaz mı ya?
Osmanlı fethettikten 1517'den neredeyse 400 sene diyelim. Savaş yok. Kocaman bir coğrafya.
Peki Avrupa kanlı. Bu söz ne demek? Bu söz Avrupa'da o dönemde prenslikler, krallıklar paramparça bir yapı.
Hepsinin tepesinde papa var idi. Bir kısım protestan prensler, krallar kendi memleketlerinde katolik istemediler. Haydi Allah dediler.
Katolikler de aynı şekilde katliamlarla hatta köleleştirerek, hatta sürgüne göndererek ama bakın yüz binlerce, milyonlarca insandan bahsediyoruz. Avrupa'nın içi böyle hercümerç oldu. Adam protestansa o ülkede yaşayamıyor.
Çünkü prensi katolik. Veya tam zıttı. O dönemde bu atasözü çıktı.
Kimin memleketinde yaşıyorsan mülkünde onun dinini benimseyeceksin. Bu bir dini temizliktir. Dünyada görülmüş belki en büyük dini temizliklerden birisi.
Yani hani biz şimdi etnik temizlik falan diyoruz ya. Onun kökü budur. Yani Avrupa genetik olarak ırkçıdır zaten.
Adamların genleri böyle. Ne yapsınlar? Tedavi olmaları gerekiyor.
Neyle tedavi? Tevhidle inşallah. Her şeye şifa veren Allah'tır zaten.
Allah'ın diniyle olur şifa. Başka bir şeyle olmaz. Nasıl insan, iki insan birbirini kardeş bilir ki?
Başka ne yapabilir bunu? Neyse. Dolayısıyla Avrupa'da krallıklar, prensipler önce din, mezhep bağlamında ayrıştı.
Daha sonra 1600'lerin başından itibaren de milliyetler bazında. Peki milliyetin temelini gene seküler bir anlayış. Yani eskiden hepimiz Hıristiyanız, hepimiz aynı kilisenin adamıyız mevzu parçalanınca bu sefer protestanlık ve katoliklikle de yetinmediler, bölmeye devam ettiler.
Dikkat edersen mekan ayrışınca insanlar da ona göre ayrışıyor. Şimdi bu çok önemli bir şey. Çünkü bu ileride ulus devlet dediğimiz sınırları belli.
Çünkü imparatorluk sınırları akışkandır abi. Geçişkendir. Böyle gümrük kapıları falan filan çok fazla yoktur.
Bu sene Osmanlı tarafındadır Macaristan'da bir köy, öbür sene öbür tarafı. O yüzden böyle sınır boylarında çok münafık çıkar. İyi adam bu sene Müslümanlığa işte biraz daha Müslümanlığa yakın, öbür sefer katolik oluyor falan.
Peki mekanda bu ayrışma, temizleme, Avrupa'dan bahsediyorum. Bu da tarihte bu derecede ilk defa görülen bir şeydir. Avrupa aslında ilklerin yeridir.
Fakat öyle bizim sandığımız gibi en güzel ilklerin pek yeri değil. İşte dünya savaşları orada yapılmış, en çok birbirini kesen insanların yaşadığı kıta. Hala.
Nasıl yapıyorlar? Seni keserek yapıyorlar. Yani hala.
Başka yerlere bu sefer taşıdılar, akıllandılar 2. Dünya Savaşı'ndan sonra. Peki bu ulus devlet mantığı nasıl gelişti?
Ulus devlet mantığı da şöyle oluştu. Bu protestanlık özellikle Kuzey Avrupa'da belli bir kuvvete ulaşınca, katolik ülkeler de dahil olmak üzere bunlar dediler ki biz böyle bizim üzerimizde bir otorite tanımıyoruz. Bu topraklar benim.
Ben buranın kralıyım. Fransız kralıyım. Papa'nın ne işi var benim işime?
Burnunu sokuyor. O işine baksın. Onun dini ona, benim dinim bana.
Yani devlet dini, güç dini diye sekülerleşmeyle beraber bir şey çıktı. Dolayısıyla din bir köşeye kondu. Tanrı'nın evet bir köşesi var, haşa.
Sekülerleşmeyle beraber olduğunu unutmayalım bunu. Dolayısıyla toplumlar artık birinci kimlik olarak dini ifade etmemeye başladılar. Neyi ifade etmeye başladılar?
Kime bağlılar? Hangi krala, hangi prense bağlılar? Dolayısıyla güç merkeziyleşti, yerelleşti.
Artık evrensel bir Hristiyan devleti, ona Commonwealth diyoruz. Ortadan kalktı. Devletler de kendi toplumlarının o sınırlarını güzelce çizdiler.
Bir merkeze bürokrasi koydular. Ofisler açtılar, memurlar aldılar falan filan. Tam bugün bildiğimiz devlete benzer, ulus devlet dediğimiz bir devlet yapısı oluşturdular Fransa'dan başlayarak.
Ki bunda bile Osmanlı'nın etkisi çok fazla. Mesela Jean Baudin, o dönemin aydınlanmacı adamlarından birisi, Fransız filozofu, güzel idareye örnek olarak Osmanlı'ları veriyor. Peki Machiavelli diyorsunuz.
Machiavelli'ni kimse okumuyor tabii. O risalesi ufak bir risale. Prens risalesi.
Onu okursan İtalya'daki efendilerine şey diyor. Ya arkadaş siz de Osmanlı gibi olun. Adam kodumu oturtturuyor.
Tepede bir otorite var. Yani dini otorite onun yanında. Ve biz de papa da papa.
Vur masaya yumruğunu ya. Adamlar o yüzden başarılı, bizi o yüzden eziyorlar diyor. Tabii ki.
Osmanlı o dönemde çok büyük bir modeldir. Hatta İngiliz aydınlanması için önemli bir model. Onlar uzun mesele.
Peki milliyetçilik nerede devreye giriyor? Milliyetçilik ulus devletin dinidir. Ne demek yani?
Ey Fransızlar siz var ya. Sizin gibi millet yok be. Valla bu dünyada var ya.
En baba adam sizsiniz. Bizim dilimiz var ya Fransızca. O arada Fransızca diyorlar.
Fransızların yarısı Languedoc konuşuyor. Yarısı İspanyolca konuşuyor. Bir kısmı kuzeydekiler Kelt dili konuşuyorlar.
Doğudakiler Almanca konuşuyor. Yok hepimiz Fransızız. Hepimiz Fransızca konuşuyoruz.
Harika bir dil. Dünyanın en güzel dili. Öyle değil mi yani falan?
Şimdi okullar marifetiyle, bürokrasi marifetiyle, daha sonra partiler marifetiyle sürekli bir şey pompalanıyor. En büyük millet bizim millet. Diğer milletler yani küçüktür.
O zaman ne yapın siz? Dünyayı düşünmenize gerek yok. Ülkenizi düşünün.
Bu güzel bir şey. Yani insanın vatanını, memleketini, onu kastetmiyor. Onların düşünce mantığını söylüyor.
Ulus devletler bunu gerçekten bir din gibi kurguladılar. Mesela ilginç değil mi? Müzik dersinde bile, müzik dersleri Avrupa'da bizden çok daha önce mecburi tutulmuştur.
İlkokuldan başlayarak. İlk öğretilen şarkılar kreş çocukları için öğretiliyor. Ondan sonra mutlaka içinde devlet, millet, memleket, ülke, vatan gibi kavramlar geçiyor.
Milliyetçilik batıdaki devletleri büyüttü. Emperyalizmlerine malzeme oldu. Müslümanları ise küçülttü.
Niye? Müslümanlar batıdan asla erişmedikleri ve erişemeyecekleri bir insanlık mertebesindeler. Kardeşlik denen bir şey var.
Bunu hiçbir ülke, hiçbir güç, hiçbir ideoloji oluşturamaz. İşte en yakın geleni Marxist, böyle internasyonalist şeylerdir. Onlar bile beceremez.
Çünkü orada milliyet, coğrafya her zaman önüne geçer. Halbuki Müslümanlar da öyle değil. Hangi coğrafyadan olursa olsun, hangi zaman diliminden, hangi kültürden olursa olsun, insanlar kardeş deyince kardeş.
Burada da rastlatan kardeş. Sen başka bir yere gitsen, bir Müslümanla Almanya'da kal. Gene aynı.
Dolayısıyla bunu başaramazlar. Bu en yüksek mertebedir. Yani bir devletin başarısı budur, kardeş yapabilmektir.
Ama açıkça söyleyelim, modern siyaset, modern parti politikası birleştirmeye değil, ayrıştırmaya dayanır. Çünkü parti kelimesi zaten Fransızca'da bölmek fiilinden gelir. Bölük demek.
Fırka. İşte Osmanlı ne güzel tercüme etmiş. Peki, Müslümanlar niye küçülüyor?
Çünkü batıda milliyetçilik devletin dini olduğu için, devlet bütün gücü tanzim ettiği için, piyasalar dahil, o piyasalar kendi başına büyüdü, çok liberal toplum vardı, öyle bir hikaye yok. Yakın zamana kadar ve hala devletin piyasa üzerinde çok belirleyici etkileri var her yerde. O bize öğretilen masallar.
Peki Osmanlı, bundan nasıl etkilendi abi? İşte burada, arada kuruluş devleti, birinci devlet Osmanlı'nın, ikinci devleti Fatih Devleti diyorum ben ona. Çünkü holding vizyonu, dünyaya açılalım, biz dünya devleti olalım, mantığı gerçekten Fatih'de kökleşti.
Ona göre kurumlar, usuller belirlendi. O baya bir gitti. Üçüncü, tanzimat devleti diyorum.
O tanzimat devleti de, şimdi konuştuğumuz o milliyetçiliğin, aslında Osmanlı'nın, maalesef kanuna girmesi, canına girmesiyle ortaya çıktı. Ve Osmanlı bu büyük kardeşlik, bu evrensel bir hoşgörü, bu evrensel bir birlik projesi olarak maalesef, bu için içten içe kemiren virüsle beraber, bir süre sonra parçalanma yoluna girdi. En son Müslümanlar parçalandı.
O yüzden milliyetçiliğin en son kurbanları, Müslümanlardır. Yani hala bakın, İslam toplumlarında bunun ceremesini yaşıyoruz. Peki, İslam toplumlarındaki milliyetçiliğin babaları kim?
Çoğunluğu gayrimüslimlerdir. Arap milliyetçiliğinin babaları, Maruni'dir. Yani bir Müslüman kolay kolay, babacığım Suriye ne demek biliyor musun?
Suriye'den daha büyük bir devlet yok. Bir Suriyeli on bin tane, ne bileyim, Ürdünlüğe bedeldir. Bu mantıksız bir şey çünkü Suriyeli ve Ürdünlü zaten, bunlar aynı bölgenin adamı.
Farklı lehçeleri var diye öyle bir şey olmaz. Şimdi bunu bu kadar bölebilmek, zaten emperyalistlerin, yani sömürgeci, batılı devletlerin çok pohpohladığı bir şeydir. O yüzden İslam toplumlarında gayrimüslimleri kullanarak bu ayrılık tohumlarını ekmişlerdir.
Ondan sonra da ulus devletler zaten kendi kendilerini neredeyse kutsal sayan bir anlayışa saptılar.
Osmanlı bunu fark edip bir önlem almaya gayret etti mi? Yapamaz mıydı?
Etti. Aslında evet. Osmanlıcılık ama her şey hemen hemen bittikten sonra ortaya çıktı.
1860'lardan sonra. Ya işte herkes ayrılmaya çalışıyor. Gelin biz şöyle diyelim, hani biz Müslümanlığı da ortak payda yapmayalım.
Evet bu devlet Müslüman olsun ama gayrimüslimler de askere gelebilsin. Onların da temsil aktarı olsun. 1856.
Bu da İngiliz ve Fransızların baskısıyla yapılmış bir şey.
Tanzimatla beraber geldi dediniz ya bize de. O dönemde de bugünkü kadar baskın bir şekilde Türk, Gürtlaz, Şerkez, Abaza, Gürcü, Arap var mıydı?
Başka bir sürecin mi sona girdi? O işte ilk İngilizlerin parmak attığı Araplardır. Bunu da gene, bakın protestanlık ve katolikliğin bölünmesi sürecine benzer bir şekilde Vehhabilik diye bir mezhep teşvik ederek bunu yaptılar.
Yani şunu anladılar. İlk başta milliyet üzerine biz Müslümanları bölemeyiz. Çünkü o adamlar kardeş.
Arap, Türkle kardeş, Kürt, Arnavutla bunları bölemiyorsun yani. Peki nasıl yapalım? Bunların dini, yani birleştiren tutkalı sulandıralım.
Ne yapalım? Valla sizinki dindarlık değil, bizimki en baba dindarlık. Mevzuna girelim.
Kim diyor bunu? Selefiler diyor, Vehhabiler. Sizinki dindarlık değil, siz haşa, şirke girdiniz, küfre girdiniz.
Bir şey yapıyordunuz, hop kafir. E sen? Biz en Müslümanız.
Bir de onlara Mekke ve Medine'yi işgal etme yolunu da açtıkları için, özellikle Birinci Dünya Savaşı'nda dolayısıyla Vehhabilik giderek yayıldı. Selefilik başka formlara bürünerek, yani modernizmle de, rasyonalizmle de iç içe geçerek Mısır'da, Pakistan'da, Hindistan'da aslında o dönemde, Kuzey Afrika'da bizde de yayıldı. Dolayısıyla o bölünmenin önce imanın birleştiriciliği yok edildi.
Daha sonra kimsesiz kalan, birbirlerine böyle bakan insanlar da, kardeşim sen zaten Suriyelisin, al sana Suriye diye bir devlet. Bu devlet isimleri bile uydurmadır. Tarihi bir sürekliliği yok.
Mesela Suriye, değil ki orası, Şam. Yani biladü Şam. Şam ülkelisi.
Peki Suriye nereden çıktı? Genelde İncil'den alınan isimlendirmelerdir. O bölgelerin İncil'de geçen, Latince, Veskü Yunanca, Nüsalarında geçer.
Ürdün, Suriye, bunlar İncil kaynaklı isimlerdir. Bunları ne yaptılar? Bu senin mekanın, al bu da senin ulus devletin.
Kendileri ikram ettiler, İngilizler ve Fransızlar sömürdükleri yerleri. Dolayısıyla şimdi Osmanlı 3 devletten oluşuyor dediğimizde aslında o aklın hem dönüşümünü hem de bozunumunu bahsediyoruz. Yani girişte bir nüve akıl ama oradan mutlaka bir ışık var.
Bunu her zaman söylerim. Osman Gazi, Fatih'in müjdecisidir. Osman Gazi'yi düzgün anlarsan, Fatih'in ne yaptığını anlarsın.
Bunlar birbirinden çok kopuk şeyler değil. Ama evrilmiş hali, çok daha sentezlenmiş hali, vizyonu daha genişlemiş halidir Fatih. Fatih'ten sonra da Tanzimat dönemi, Abdülmecid ve 2. Mahmud özellikle, mesela burada da büyük bir bozunma görüyoruz. Örnek, Dolmabahçe Camii'nin, Dolmabahçe Sarayı'nın yapılması. Şimdi böyle bir saray, Topkapı Sarayı gibi çok mütevazı, Müslüman'a yakışır, tevhid ehline yakışır bir yerden Fatihlerin, Yavuzların geçtiği yerler olan, en kuvvetli adamların geçtiği yerler.
Bakın en mütevazı adamlar. Burada ne yaptılar? Ya kardeşim bir sarayı yapalım, Fransızlarınki gibi olsun.
Böyle löp gibi olsun. Koskocaman yekvare bir yer olsun. Topkapı nedir ya?
Mahalle gibi küçük küçük evler birleşmiş, sedirde oturuyorsun içinde. Halk da sedirde oturuyor, Saraybosna'daki de, Çorum'daki de sedirde oturuyor, Sultan da sedirde oturuyor. Dolayısıyla o aklın dönüşümünün asıl ahlaki bir bozunma olduğunu kavramamız lazım.
Yani hep söylüyorum ya Allah'la aramız bozuk. O Allah'la aramız bozulmaya başlayınca bizim hayatta yaptığımız eylemler, gücü koyduğumuz yer, toplumu koyduğumuz yer, günlük hayatta mesleğimizi icra etme tarzımız, yani bir toplumun hayatiyetini devam ettirme yolları da bozulmaya başlıyor. Hastalıklar baş gösteriyor.
Virüsler yayılıyor. Dolayısıyla bugüne kadarki serencağımı böyle kabaca böyle anlatabiliriz.
Öyle geldi. Eyvallah. Ama bir dahaki bölümde biz yine bu Osmanlı aklından biraz devam edelim abi.
Tabii içine girelim.
Bu akıl nasıl doğdu? Aynen. Neler çıkardı ortaya?
Nerelerden geldi?
Nerelerden geçti?
Mesela toplum neredeydi? Devlet nerede?
Bizim sandığımız gibi mi yani?
Sanat bu işin neresindeydi? Gibi. Etraf. Teşekkür ederiz abi.
Rica ederim Serdar. Eyvallah.



Yorumlar
Yorum Gönder