(3) Kullar Kulluğu Kâfi Görmüyor - Çağrışımlar | Savaş Şafak Barkçin
Çağrışımlar
-3-
Kullar Kulluğu Kâfi Görmüyor
***
Kur'an dersi alıyor musunuz? Alıyoruz. Acaba hocanız abdestli giriyor mu?
Siz abdestli giriyor musunuz? Ben ne zaman ayet ve hadis okusam kalabalığın içinden üstü başı böyle pejmürde, saçı başı birbirine girmiş bir adam bana böyle yapıyor.
***
Savaş ağabeyciğim hoş geldin.
Merhabalar, hoş bulduk Serdar.
Eskilerin bir özelliğinden bahsederler.
Konuşası varsa susarlarmış. Susmak istedikleri vakitte konuşurlarmış. Nefse muhalefet olsun, tesir olsun diye.
Biraz susasın var ağabey, onun için azıcık konuşalım olur mu?
Olur inşallah.
Geçen programı bitirirken bir ayete atıfla bitirdik.
Ve kefâbillâhi vekîlâ. Allah kuluna yeter vekil olarak. Kulluk da kula yeter.
Ama şundan da hep müştekiyiz, senin ifadenle söyleyelim. Kulluğu kâfî görmüyoruz. Bu ne demek?
O ayetin niye hakkını veremiyoruz?
İki açıdan söyleyeyim. Birincisi kulluğu doğru anlamıyoruz demektir. Kâfî görmemek, onun büyüklüğünün farkında değiliz.
Kuşatıcılığının farkında değiliz. Hayatla kulluğun iç içe olduğunu, örtüştüğünün haberdar değiliz. Kulluğu hayatın bir şubesi gibi, bir alanı gibi, bir kenarı gibi, bir köşesi gibi algılıyoruz.
Bu da tam layıklığın tanımıdır. Onu da söyleyelim. Demek ki öyle bir sakatlığımız var.
İki, kulluğu kâfî görmemek. E kimin kulusun? Allah'ın kuluyum.
O zaman Allah muhafaza. Allah'ı yeter görmemek. Allah'ı kuvvet olarak, kudret olarak, güç olarak, sahip olarak, bizim sahibimiz yeterli görmemek gibi Allah muhafaza, öyle bir düşünceye geliyor.
Şimdi bunların müzikten tutun, edebiyata, siyasetten tutun, günlük hayata kadar çok yansımaları var. Mesela öyle bir arkadaş var ki ilahiyatçı ve hatta genelde ilahiyatçılarda hadis mesela dalında olanlarda hadis malzemesi diye bir şey var. Bir tabirleri var.
Ben bunu tabi çok itici buldum. Hadis malzemesi ne demek ya? Yani hadis külliyatı demek istiyorlar.
O külliyatın içinde bir şeyleri mesela araştırıyorlar, inceliyorlar, güzel. Malzeme ne demek yani? Bizim dilimizde malzeme o manaya gelmiyor.
O zaman anladım ki bunların üstadları o ilahiyat kelimesini hani Fransızca teoloji kelimesinden tercüme edenler var ya, biliyorsunuz ilahiyat, ulum-i şer'iye veya ulum-i diniye, asıl mana budur. Oradan terk edilip cümletin ilk yıllarında teoloji karşılığı, ilahiyat kelimesi tercih edilince bunların üstadları Fransızca'yı bilen adamlar çünkü Osmanlı döneminde yetişmişler. Adamlar öyle bizim bugün İngilizce konuştuğumuz gibi de konuşmuyor.
Şiir falan yazıyorlar Fransızca'da. Yani en döküntülerinden bahsediyoruz. Bunlar demek ki le materiel, materyal kavramı karşılığı malzeme diyorlar.
Çünkü Batı dillerinde material veya işte Fransızca'sı materiel dediğiniz vakit o bir alanda belli bir grup bilginin veya bilgi kaynağının bütününe verilen ad oluyor. Ya senin ilgilendiğin, o ibarenin başına koyduğun tabir hadis. Hadis herhangi birisinin sözü değil Resulullah Efendimiz'in sözü.
Önce bir hürmet. Ona hadis malzemesi deme. Hadis külliyatı de.
Ha hocam külliyat da olmaz. E kardeşim bul. Tamam ben bu kadarını aklıma geldim.
E sen de bul. Madem o işin ilmini yapıyorsun. Bir gün bir konferansımda bir talebe ilahiyatta okuyormuş.
Dedim ki sen bir şey soracağım sana dedim. Hadis dersi alıyor musunuz dedim. Alıyoruz hocam dedim.
Hadis dersine başlarken salavat getiriyor musunuz? Bitirirken salavat getiriyor musunuz? Yok.
İşte dedim. Bereket denen bir şey var. Feyiz denen bir şey var.
Bunlar İslam'da teferruat değil. Aksesuar değil. Olsa da olur olmasa da değil.
İşin özü bu. Çünkü feyiz ve bütün o bahsettiğimiz bereket Allah-u Teala'nın faili mutlak olduğu şeylerdir. Bunlar herhangi bir faille ilgisi yok.
Resulullah Efendimiz söylediyse de söyleten vardır. O yüzden Resul'dür zaten. O yüzden o sözler diğer sözlerden üstündür ve çok başkadır.
Dolayısıyla bak burada mesela Allah'la olan aramızda güya dini anlatanların bile, dini tahsil ettiğini düşünenlerin bile dine riayet etmediklerini görüyoruz. Hani Hz. Ali Efendimiz'in çok güzel bir sözü var.
İlmin rivayeti çok, riayeti azdır diye. Çok güzel bir söz. Yani birdenbire biz de konuşuyoruz.
Zaten bizden önceki nesilde konuştuk. Ondan önceki nesillerdik. Efendim derdimiz var.
Dinimiz, İslam vesaire. Ah hilafet gitti. Anam bir yakalasak geri getirsek var ya.
Oo falan filan. Bana ne makamlar çıkar. Ben oradan ne ihaleler alırım.
Hilafeti de öyle gördüğümüz için. Peki ben bir gün mesela yine dindar talebelere ders veriyordum. Dedim ki hilafet kimin hilafeti ya?
Yani kalfa kelimesi Türkçe biliyorsunuz halife. O kökten geliyor zaten. Üstadın yardımcısına, vekiline deniliyor.
O yokken iş yapıyor. Peki dedim bu halife halife diyoruz. Kimin halifesi?
Allah'ın halifesi dedim. E tamam doğru da tam kavram o değil ama yani. Halife-i Resulullah oluyor.
Resulullah Efendimiz'in makamını ikame eden, o makamın vekili olana denir. Peki dedim Resulullah Efendimiz'in makamının vekili herhangi bir insan olabilir mi? Herhangi bir unvanından dolayı.
Mesela en bileniniz benim. Ben halife oldum kardeşim. En zengininiz benim.
Ben idare edeceğim. Ben halifeyim. Diyebilir misin?
Diyemezsin. Batıl olur. Niye?
Çünkü Resulullah Efendimiz'in mirası nedir ki? Hani vekil olarak bıraktığı şey nedir? Diğer insanlara bıraktığı şey Allah'ın kitabı ve ilimdir.
O yüzden alimler oluyor. Peki ilmi olmayan hilafet makamına olabilir mi? Olamaz.
O yüzden işte Osmanlılar küçük yaştan itibaren en azından şer'i ilimleri okusunlar. Bu tıfıl çocuk. İleride çünkü bunlar bir makama gelir.
Elleri ayakları oynar. Bu güç onlara bir şekle falan getirir. O yüzden küçük yaşta şeyhe bağlatıyorlar ki.
Kendinden üstün bir insan olduğu en azından zehabe olsun. Ha benden de ötede birisi var. En azından terbiyemi takınayım.
Edebimi en azından bir şahsa karşı, bir kişiye karşı takınayım. Bunlar çok önemli şeyler. Hürmet.
Ve ben o gelince dedim ki Kur'an dersi alıyor musunuz? Alıyoruz. Acaba hocanız abdesti giriyor mu?
Siz abdesti giriyor musunuz? Bunlar çok önemli şeyler. Dolayısıyla Allah'a yaslanmanın, Allah'la ittifa etmenin, Allah'la yetinmenin temeli bir kere Allah'a hürmet etmektir.
Şimdi bir insan Resulullah'a hürmetsizlik yapıyorsa Allah-u Teala'ya yapıyordur. Bir hadis-i şerifi kafasına göre hocam bu uyduruktu, uydurmadır. Bunu diyenler var.
Sanki kendisi muhaddismiş gibi. Ve mevzu hadisler zamanında bundan asırlarca önce sanki kaydedilmemiş gibi. Siz yeni bir hadis mi buldunuz?
Yeni bir ravi mi çıktı? Ki hadis buluyorsunuz da o efendim mevzu diyorsun. Bunların hepsi zaten bitmiş işler.
Belirlenmiş, her şeyi sistemli bir şekilde ortaya konmuş. Dolayısıyla benim kastettiğim şey bu Serdarcım. Yani Allah'la yetinmek, sünnete uymak.
Somut bürokratik hayattan örnek vereyim. Hani çok insanlar belki irtibat kuramaz. Veya müzikten vereyim mesela önce.
Mesela bir şey okuyacaksın. Birileri dedi ki ya Savaş abi bir şey oku bize. Tamam bir, o anda ben kendimi satmak için mi okuyacağım?
Şimdi bir mümin böyle okur. Önce kendini yoklar. Der ki ben bu eseri okuyacağım ama nefsimi pohpohlamak için okuyor olabilir miyim?
O zaman okumayın. Senin en başta söylediğine göre. Susmak var iken konuşmak, konuşmak var iken susmak.
Yok ben yapmıyorum. Bugün sesim çok iyi değil falan filan. Neyse insanları kırmadım.
İki, ben tamam kendi kalbimi yokladım, samimiyim. Allah için bunu okuyabilirim. Allah için okuyorum dediğin anda Allah'ın hükümleri ölçü haline geliyor ve ölçüt haline geliyor.
Mesela Allah muhafaza kaderi zenmeden bir eser okuyabilir misin? Bir mümin okuyamaz. İki, popüleritesi artsın diye okur mu?
Okuyamaz. Çünkü orada mutlaka bir samimiyetsizlik, riyakarlık var ki gizli çek. Bunu sadece namazda, oruçta mı sanıyorsunuz?
Hayat sadece amel dediğinizde bu mu aklınıza geliyor? İbadet dediğinizde bu mu aklınıza geliyor? Kulun amelleri var.
Niyetle yaptığı, kasıtla yaptığı şeylere amel denir. Bu şer de olabilir, hayır da olabilir. Zaten hesap bunlar üzerinden yapılıyor.
E tamam, kardeşim senin bir şarkı okuman, bir ilahi okuman da buna tabi. Kur'an-ı Kerim okuman da buna tabi. Acaba sen o Kur'an'ı okurken kim için okuyorsun?
Sana bir olay anlatayım mı bu konuda? Başlayayım mı hakkımı arayalım? Bu samimiyet ne kadar önemli bir şey.
Yani Allah'a bağlandığın anda Allah'ın ölçüleri, Rasulullah Efendimiz'in ölçüleri devreye girer. Öyle kafana göre yapamazsın ondan sonra. İşte orada senin müziğin hak müzik olur.
Senin okuduğun ilahi hak ilahi olur. Senin yaptığın nakış hak nakış olur. Bu hani aa biz eski camilere giriyoruz, böyle acayip bir huzur var.
Hocam nereden, işte bundan geliyor yani. Samimiyet çok orada da oradan geliyor. Feyiz, bereket, nispet geliyor yani.
Şimdi abi seneler evvel benim Ankara'da çok sevdiğim neyzen bir abim var. Allah selamet versin. Gerçekten hak adamı bir adam.
Sanatçılar arasında zor bulunur da öyle bir adam. Biz onunla arada bir böyle akşamları oturuyorduk, sohbet ediyorduk. Gençlik Parkı'nı bilirsin onun eski hali.
Çay içiyoruz, muhabbet ediyoruz. Böyle bir grup arkadaş. Bir gün amca zadesini getirmiş.
Amcaoğlu da Diyanet İşleri Başkanlığı'nda müfettişmiş. Adam bize şu olayı anlattı. Böyle bir bahis geldi.
Dedi ki ben dedi Mersin'e teftişe gittim. Oranın en büyük camiinde. Cuma namazından evvel teftişimi tamamladım.
İmam efendi dedi ki hocam bugünkü vaazı siz lütfeder misiniz? Tamam olur. Zaten kendisi de hoca.
Vaiz kürsüsüne çıktım dedi. Cami doldu da ama çok büyük bir cami. 5 bin hangi camisi?
Ben dedi başladım vaaz etmeye. Ayet okuyorum, hadis okuyorum. Arapçasından okuyorum.
Arkadan mealini veriyorum. Anlatıyorum falan. Cami dedi tıklım tıklım.
Fakat dedi ben ne zaman ayet ve hadis okusam kalabalığın içinden üstü başı böyle pejmürde, saçı başı birbirine girmiş bir adam bana böyle yapıyor. Bir kere gözüm deyince dedi artık gözüm oraya gidiyor. Bir ayet okuyacağım.
Gözüm ona gidiyor kalabalığın içinde. Arapça okumaya, aslından okumaya başladığım anda adam gene böyle yapıyor. Allah Allah ya bu adam ne diyor?
Ne demek istiyor ben anlamadım. E oradan da soramayız. Baba sen ne diyorsun?
Diyemiyoruz. Ama dedi böyle çok rahatsız oldum. Vaazı öyle böyle bitirdim.
Ama her seferinde böyle oluyor. Aklım onunla dedi. Cuma namazını hocanın arkasında kıldım.
Hemen selam verir vermez cemaate döndüm. Adama hani gideyim bir yerde bulayım, sorayım ne demek istiyor. Baktım kalabalıkta göremedim.
Çıkmıştır sandım. Sonra namazdan sonra imama dedim ki ya burada bir adam vardı. Böyle karman çorman saçlı falan bir adam yani.
Ben vaaz sırasında bir garip hareketler yaptı. Aa demiş o meczup Ahmet. Onun yeri belli hocam ben seni götürürüm de.
Onun köşesi var demiş. Tamam. Beraber gittik abi diyor.
Bir duvarın dibinde köşesi oymuş garibanın. Aynı adam oturuyor. Selamun aleyküm dedim.
Bana baktın aleyküm selam mı? Ya kardeş ben vaaz ederken sen arada bir böyle böyle yapıyordun. Ne demek istedim ben anlamadım.
Bana diyor şöyle bir baktı diyor. Dedi ki biz nece konuşuyoruz dedi. Türkçe.
Hoca demiş. Sen demiş ayetleri, hadisleri Arapçadan okurken nefsin diyordu ki bak ben sizin bilmediğiniz bir dili biliyorum. Ben de sana böyle böyle yaptım dedim ki ulan bari ayete, hadise nefsini alet etme.
Ama demiş anlamadım. Abi diyor öyle bir donak aldım diyor. Kendimi yokladım diyor.
Doğru söylüyor. Çöktüm oraya diyor ağladım. O gün bugün diyor ben diyor kendimi yokluyorum.
Vaaz ederken bu bende böyle bir nefis doğurur mu doğurmaz mı? Eğer doğuracağını düşünüyorsan Türkçe meali okuyorum geçip gidiyorum. Olmayacaksa okuyorum.
Şimdi Abdülbasit Abdüsamef Allah rahmet eylesin. Efendim diğer büyük kariler okuyucular. Kur'an-ı Kerim'i hafızlarımız okuyor.
Hafızlık çok önemli bir şey dinimizde. Biz bilemeyiz. Kimsenin niyetini, kimsenin samimiyetini ölçemeyiz.
Ama herhangi bir hafız, herhangi bir Kur'an okuyucusu kari Allah için okumazsa kendini göstermek için. Sesim ne kadar güzel. Bak şimdi ben size bir makam atlaması yapacağım.
Ezan okurken de aynı şeyler yapın. Eskiden ezanlar çok kötü okunuyordu. Şimdi çok sanatlı okunuyor.
Güzel okunuyor demiyorum. Sanatlı okunuyor. Tasamlı, övülen bir şey değil dinimizde.
Sanat göstermek. Yani abartmak. Mümin abartmaz.
Varsa yapar, yoksa yapmaz. İkisi de makbul. Veren Allah'tır.
E sen de Allah'ın verdiğini ikram ettiği insanlar onun için veriyor zaten. Dolayısıyla bu da değil yani. İfrat'tan tefrite doğru gidiyoruz.
Dolayısıyla orta nokta neresi? Yani biz nerede adam olacağız? Abi yani sen ne lan?
Sağda bozuk, solda bozuk. Ya bu yolu nereden tutturacağız? E vallahi pusulan sağlam olacak.
Direksiyonun sağlam olacak. Lastiklerin sağlam olacak. Bir de yolu bileceksin.
Bir de istikameti bileceksin. Angara'ya gidiyorum diye Edirne yoluna dönme. Angara'yı biraz bulman zor olur.
Baya bir kilometre yapman lazım. Okyanus falan geçip öyle dolanıp gelmen lazım. Evet gelirsin de zor olur.
Meşakkatli olur. Hani Laz hocanın dediği gibi demişler Hocam kredi kartıyla kurban kesmek caiz mi? Demiş ki caizdir ama meşakkatli olur.
Aynen onun gibi. Yani fazla dayak yemeden fazla uzun yollara sapıp kaybolmadan Allah-u Teala'nın hürmeti üzerinden Allah-u Teala bize yeter. Bize yeter demek şu değil.
Yani biz yaptığımız şeyi yapalım başka da bir şey öğrenmemize gerek yok. Kimseden de bir örnek almamıza da gerek yok. Dünyaya da bakmamıza gerek yok.
Her şey bizde var babacığım. Dünya bizi hayranlıkla seyrediyor. Değil tabii ki öyle bir seyreden de yok ayrıca.
Dolayısıyla yapmamız gereken şey Allah'ın ölçü ve ölçütlerine Resulullah Efendimiz'in dolayısıyla ölçü ve ölçütlerine ve dolayısıyla Allah ve Resulünün ipine sarılan o sağlam alimler, sağlam arifler sağlam herhangi bir insan örneklik teşkil eder. Onların örnekliğine yapışıp, o ipe yapışıp Allah yolunda daim olmak. Mahşerde bunu soruyorlar.
Mahşerde hangi partideydin? Hangi mesleği icra ettin? Aa sen acayip real politik yaptın.
Süper söylemlerde öyle yok. Neyi yapıyorsan yap, mahşer için yap. Ufuk mahşer.
Burası değil, burası zaten geçecek. Yeri geldi bir şey sorayım Bir kaymakam arkadaş sosyal medyada ayetler paylaşır, hadisler paylaşır, kelam-ı kibarlar paylaşır. Bir de baskı oluşmuş, niye böyle yapıyorsun diye.
Abi ne yapayım? Senin işin ayet paylaşmak değil. Yaptığın işi ayete uygun yapmak.
Hadise uygun kaymakamlık yapabiliyor musun? Senin en güzel paylaşımın o olacak. Doğru bir şey söylüyorsun dedi.
Her birimizde böyle bir arıza var sanki. Paylaştığımız vakit, bir başkasına hatırlattığımız vakit onu görünür kıldığımız vakit sanki öbür tarafta işi yaparken uymamız gereken şeyleri de halletmişiz gibi bir rahatlama doğuyor. Söylemle.
Söz kâfi geliyor. Halbuki söz kâfi değil ki öz kâfi. İşte o mesela bizim büyüklerimizde gördüğümüz Arif dediğimiz zatlarda bir Mehmet Zahit Kotka hazretlerinde bir Süleyman Efendi'de bir Muhammed Raşit hazretlerinde bir Ahmet Cevdet Paşa'da gördüğün doğruluk aslında bu.
Sözsüz doğruluk. O insanlar sabah akşam İslam ideolosu budur, devlet böyle olacak düzen budur, anayasamız bu onda varsa bizde de var vallahi işte burada. Böyle bir şeyleri yok.
Onlar zaten oldukları gibi yaşıyorlar. Biz de zaten hayatta olduğu gibi olan insanları sevmez miyiz? Kim olursa olsun.
Yani adam kendisi gibi adam. Ne güzel ya. Benim tam zıttım olabilir ama kendisi gibi adam.
Kemal Tahir. Kendisi gibi adam. O yüzden saygı değer.
Birilerine benzemek için yapmıyor o iş. Kendisi adam. Dolayısıyla o yüzden zulüm görmüş.
Çünkü kendisi olmak zor. Sınanan bir şeydir. Zorlanan bir şeydir.
Mümin de zaten bu çileye talip olana denir. Yani yangelyat pek imanla pek aynı yerde olmuyor. Yani çünkü nefsaniyetin hakimi oldu özellikle bugünkü dünya gibi.
Batı dediğimiz nefsaniyetin diğer bir ismi. Eş anlamlısı. Nefsaniyet.
Faiz. Orada caiz. Niye?
Nefis onu istiyor. Ben hiçbir şey yapmayayım diyor. Çoğalsın bir şeyler diyor.
Harika. Zina. Serbest.
Uyuşturucu. Güya yasak ama serbest. Her türlü rezillikler.
Serbest. Nefsinin önü açıktır. İmanın önü kapalıdır.
Çünkü kafir imandan ve müminden nefret eder. Nasıl nefret eder? Yarasa güneşten nasıl nefret eder?
Sonra ne diyor ya? Zıttı. Senin parandan pulundan korkmuyor.
Senin söylem gücünden falan da korkmaz. Senin neyin var? Öyle bir şeyin yok.
Ama neyinden korkuyor biliyor musun? Bu insan görünmeyene tabi. Bir görünmeyene tabi.
Lan bu adamı çeviremiyoruz. Yani bu adama faiz aldıramıyorsun. Anlatabiliyor muyum?
Bu adama şunu yaptıramıyorsun. Ya yapsana. Ucunda bak menfaat var.
Gel. Bütün insanlar yapıyor. Budist yapıyor.
Çinlisi yapıyor. Eskimosu. Bu adam yapmıyor.
Ters kelam. Ha onları yenmek mi istiyorsun? Ahlakınla yenersin.
İşte bu ahlak yener. Yani tank tüfekle didişirsin ama illa zafer demek değil. Asıl zafer insanlık örneği olmaktan.
Bunu da böyle insanların kafasına vurarak değil. Doğal halde. Olduğu gibi.
Eyvallah. Abi teşekkür ederiz.



Yorumlar
Yorum Gönder