(4) Liyâkat mi? Sadakat mi? - Çağrışımlar | Savaş Şafak Barkçin
Çağrışımlar
-4-
Liyâkat mi? Sadakat mi?
Bu yazı;
My Mecra’nın ‘Savaş Şafak Barkçin ile Çağrışımlar’ videolarının yazıya dökülmüş halidir.
Faydalı olması dileğiyle..
***
Şunu açıkça söyleyeyim ben, liyakate dayanmayan bakkal da çöker, devlet de çöker. Parayla satılır makamlar. Tabii yani, hatta açık artırması vardı.
Mesela tapu müdürlüğü, John 10.000 verdi, Mark sen kaç veriyorsun? Abi ben de 11.000, tamam. En son Mark’ta kaldı.
Mark geç yavrum.
***
[Serdar Tuncer]
Savaş abicim hoş geldiniz.
[Savaş Şafak Barkçin]
Hoş bulduk, eyvallah Serdar.
Abi pek çoğumuzun derdi olan ama nasıl bir çare bulacağımızı da bilemediğimiz bir husus var.
Ona sizin nazarınızdan bakmayı arzu ederim bu programda. Şimdi hep duyuyoruz, ehliyet, liyakat, emniyet, sadakat, bunların birbiriyle öncelenmesi falan. Ne demek abi ehliyet, liyakat, emniyet, sadakat?
Bununla başlayabilir miyiz?
Evet, önce belki seyircilere de ilginç gelebilir. 1865’te biliyorsun Amerika’da iç savaş bitti. İç savaş Kuzey’in kazanmasıyla bitti ve dediler ki biz daha önceki devlet anlayışını değiştiriyoruz.
Yani Amerikan devleti yenilenecek, reform yapacağız. Ondan sonra dediler ki yeni bir sistem getirelim. Eskiden torpille devlete adam almıyordu Amerika’da da.
Şimdi alınmıyor mu? Şimdi ona geleceğiz. Ama tamamen torpil, hatta belki çoğumuz bilmez, parayla satılır makamlar.
Tabii yani, hatta açık artırması vardı. Mesela tapu müdürlüğü, tamam mı? On bin veriyorum, John on bin verdi, Mark sen kaç veriyorsun?
Abi ben de on bir bin, tamam. En son Mark’ta kaldı. Mark geç yavrum, hayırlı uğurlu olsun, mühür burada.
Ondan sonra görev yemini falan filan, o şekildeydi. Ha bu nerede? İmparatorluklarda, yani İngiliz İmparatorluğu’nda da böyleydi, Fransız’da da böyleydi.
Osmanlı’da pek öyle değil, Osmanlı’da öyle değil. Osmanlı’da başka bir şey var, anlayış var, ona geliriz. Ama Amerika dedi ki ulan biz bu, ona spoils system diyorlar, yani torpil sistemi.
Buna dedi bırakmamız lazım. Niye? Evrensel bir devlet olacağız, büyük bir devlet olacağız.
Büyük devlet olmak için açık devlet olmak lazım. Yani sistemin kabiliyeti açık. Bizden olan olmayan, efendim bizim yandaşımız, candaşımız olan olmayan ama bize yarayan adamları bulmamız lazım.
Kabiliyete bakmamız lazım. Nasıl yapalım? Dediler ki acaba bu kabiliyet sistemini, ehliyet, liyakat sistemini uygulayan dünyada neler var?
Hangi ülkeler var? Onları gidelim araştıralım. Üç ülkeyi abi araştırdılar.
Üç ülkeden aldıkları, liyakatla ilgili aldıkları ışıklarla 1865’de baş, 1866’da başladı. Yetmişlerin başında bu kanun geçti. Hala Amerika o sistemle yönetiliyor.
Yani bürokrasi o sistem üzerine gidiyor. Nedir abi o üç ülke? Ben talebelerime bunu sorarım.
Hiçbirisi abi Osmanlı’dan bahsetmiyor, Türkiye’deki talebeler. Osmanlı’nın diyor ya biz ahvadıyız. Hiçbirisinin aklına gelmiyor.
Diyorum ki üç tane önemli bürokratik geleneği olan devlet. İngiltere diyorlar, doğru. Çin’I de hatırlayamıyorlar.
Çünkü Çin’i biz de bilmiyoruz. Halbuki Çin acayip bir yerdir. Mesela bizde KPS var ya, Kamu Prensüreli Giriş Sınavı.
Onun ilkini adamlar M.Ö. 2500’de yapmışlardı. Tabii tabii. Hatta internete girerseniz, Çin’de yanlış hatırlamazsam 1800’lerin, 1880’ler gibi böyle kulübeler var, muhafaza ediliyor onlar.
Kulübeler abi, bir araziye böyle kulübeler yapılmış. O kulübeler ne işe yarıyor diyorum. Ben fotoğrafı talebelere gösteririm.
Hocam ya hela mı falan diye bakıyorlar, tamam mı? Ulan hela değil. Bu merkezi memur alma sınavında liyakatı tespit etmek için her bir talebeyi o kulübeye koyuyorlar, soruları veriyorlar, adamlar onun üzerine bir risale yazıyorlar.
O kulübeler onun için yapılıyor. Onu bile adamlar yapmışlar. 2500 sene önceden.
Yani bu yeni bir şey değil. Neyse, Amerika Çin’den örnek alıyor. E tabii doğal olarak İngiltere’den.
Çünkü kendini sömüren bir önceki devlet. Dedim bir de Osmanlı’dan örnek alınıyor. Şimdi Osmanlı’da biz tabii dünya çapında düşünmediğimiz için sadece sloganlarla işte Osmanlı çok büyüktü, harikaydı, vay baba, bizim atalarımız ecdad falan filan.
Ben o hikayelerden gerçekten artık kendim yapmamaya çalıştığım gibi kıymetli olanların da mantığını anlatmaya çalışıyorum. O yüzden Osmanlı Aklı diye bir kitap yaz. Aklı, ilkesini keşfet.
İlkeyi keşfedince bugüne taşırsın. Ama kabuğunu bulursan bugüne taşımanın manası yok, komik olur. Ben de fez takayım, ben de işte redingot giyeyim, elimde işte bastonla gezeyim.
Bu komik yani. Dolayısıyla Serdar’cığım, bu ehliyet ve liyakat yeni bir mesele değil. Kendi tarihimize baktığımızda zaten bel kemiği bu.
Ama ideal zamanların bel kemiği. Yani biz şimdi bunu söyleyince de 600 sene Osmanlı hep böyle oldu. Amerika 1860’lardan beri hep aynı liyakat üzerine gidiyor.
Değil tabii ki. İnişler var, çıkışlar var. Çok darboğazlar olan zamanlar var.
Ben mesela bu konuda Osmanlı yıkılırken bile liyakatı nasıl gözettiğine örnek olarak hep şeyi veriyorum. Diyorum ki cumhuriyeti kuran kadroya bakın. Özgeçmişlerine bakın.
Yani Atatürk var, İnönü’sü var, Fevzi Paşa’sı var, Kazım Paşa’sı var. Varoğlu var. Bunlara bakın.
Aslında Osmanlı’nın yıkılma döneminde yetişmiş adamlar bunlar. Yani Harp Okulu’na çok prestijli bir okul. Belki en prestijli okuldur harbiye.
Bu adamlar girmişler. Neyle girmişler acaba? Yani yıkıldığına göre demek ki torpil falan vardır yani.
Bunlar ne bileyim. Bir torpili var. Halbuki özgeçmişlerine bakınca hepsinin halk çocuğu olduğunu görürsün.
Yani Atatürk memur çocuğu. Fevzi Paşa esnaf çocuğu. Kazım Karabekir’in babası çiftçi.
Hepsi öyle. O yüzden benim bildiğim yani şu anda aklıma gelen bir tek Rauf Bey’dir. O da onun babası da paşadır.
O kadar. Gerisi halkın adamı. Sisteme girebiliyorlar mı?
Girebiliyorlar. Engeller var mı? O kadar.
Yok demektir yani. Yıkılma anında böyle Osmanlı. Ona abi adamlar çok dikkat ediyorlar.
Yani bir işi bilen yapsın. Bir işi layık olan yapsın. Bir işi ehli yapsın.
Bu en son yıkılan şeylerden birisi Osmanlı’da. O kadar önemli. Fakat tabii günümüzde işte seni sorduğun o kavramlar.
İnsanlar biliyorsun yani sorun çıktıkça fikir harekete geçiyor. Yani Allah Allah biz bu hale niye geldik? Bu darboğaz nereden oldu?
Ulan bu kriz nereden çıktı? Neyi yanlış yaptık? Bir dakika baba bir de şuna bakalım falan.
Şimdi bu arayışta aslında bu çok asli kavramlar bizim de hani bir sürekliliğimiz varsa İslam dünyasında özellikle bel kemiği olan kavramları yeniden hatırlamak gerekiyor. Ben çoğu kere söylerim. Ya diyorum acı olan şu Müslümanlara Müslümanlığı anlatmak zorunda kalıyoruz ya.
Yani hatta imanın kıymetli bir şey olduğuna ikna etmeye çalışıyorum. Yani baba iman sahibi evet valla o çok iyiymiş. Allah’I biliyorsun evet Allah çok kıymetli.
Yok abi. İlla bir ileri geri hareketler. Şimdi benim anladığım şu abi.
Bir İslam devletinde yani bunu siyaset namileri ben Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken geldik Angara’dan girdik Boğaziçi Üniversitesi’ne. İngilizce hazırlık sınıfı okuyorum. Dedim ki benim iki şeyi öğrenmem lazım.
Çünkü bu okulda Atina ile başlayıp bugünkü Amerika Birleşik Devleti ile biten bir siyaset devlet anlatılıyor. Onun içinde ben yokum. Bu topraklarda kimse yok.
Bu toprakları boşver yani dünyanın doğusundan kimse yok. İngilizce yok, İng yok, Orta Asya yok, Afrika yok. Kim var?
Kendileri var. O zaman ben ne yapayım? Ben bu açığı gidermem lazım.
Ne yapayım dedim? Kendi kendime siyaset namelerinin listesini yaptım. Ki o zaman biliyorsun kütüphaneler bugünkü gibi değil yani.
Bir kütüphanede gideceksin bulacaksın. Öbüründe olup olmadığını bilemezsin. Oraya ayrıca gitmen lazım.
O listeyi yaptım abi. Üniversitede okurken bir yandan o listeyi tamamlamaya çalıştım. Okumaya çalıştım.
Şimdi bunların hepsine baktığım vakit, birincisi bunu yaptım. İkincisi dedim ki Osmanlıca bilmeden ben geçmişimi doğru anlayamam. O zaman kendi kendime Osmanlıca öğrendim.
Nasıl? Matbu kitapları okuyacak kadar. Yani kekeme de olsa.
O bile benim için önemli bir aşama oldu yani açıkçası. Aslında biliyor musun bunu Halil İnalcık Hoca da bana söyledi rahmetli. Ben bir kentte doktora yaparken bir yandan da dedim Halil Hoca’nın derslerine gideyim.
Böyle bir kıymet burada varken kaçırmayayım diye. Halil Hoca’yı gittim ziyaret ettim odasında. Sohbet ettik falan sağ olsun.
Sonra bana dedi ki Osmanlıca biliyor musunuz Savaş Bey dedi. Yani ben dedim matbu kitaptan okuyorum. Onu da biraz böyle ağır okurum falan.
Dedi ki o zaman önce bir Osmanlıca dersi alın dedi. Çünkü dedi eğer Osmanlıca bilmezseniz Batılıların size yutturduğu şeyleri yutarsınız. İşin esası bu dedi.
Ben o genç aklımla bunu biraz sezmişim. Kendimce böyle bir şey yaptım. Peki siyaset namelerde ne yazıyor?
Siyaset namelerde bir idarenin İslam’a göre, fıkha göre meşru sayılabilmesi için dört tane şart var. Birincisi adalettir. Adaletini yitiren herhangi bir idare isyan bile caiz görmüş.
Meşrudur. Adalet bir numara yani. Adaletin dili falan yok abi.
İşte ben Müslümanları seviyorum yanaklarını okşuyorum ama tebaamda olan Müslüman olmayanın her gün zopa atıyorum. Öyle bir şey yok. O da adaletsizliktir.
Veya layık olana işi vermiyorum, layık olmayana veriyorum. Bu da adaletsizliktir. Bunlar birbirinden kopuk şeyler değil.
Birinci adalet. İki, sen de biliyorsun, meşveret. Yani istişare.
Şimdi bunu da maalesef çok yanlış anlıyoruz. İstişareyi dostlarla yapıyor. Değil mi?
Bizi sevenlerle, beni alkışlayanlarla, en çok reyting verenlerle. Şu işime ne diyorsun falan. Geçen konuştum, duydun, MyMajor’da programım vardı falan.
Abi çok güzel ya. Oo, Savaş abi, uçmuşum falan filan. La onunla niye istişare ediyorsun?
Zaten onu söyle. Eksiğini mi bilmek istiyorsun? Eksiğini seni sevip hani kırmayacak insanlarla değil.
Veya bir menfaatle sana bağlı veya senin emrin altında çalışanla istişare o şekilde edilmez. Hatta fıkıhta istişarenin de kuralları var, rükünleri. Mesela onlardan bir tanesini hatırlatayım.
Ahlak sahibi olması gerekiyor istişare ettiğin adam. Nasıl ahlak? Yani sözünün adamı demektir ahlak.
Efendim bir gayrimüslim de ahlaklı olur mu? Bu manada olur. Sözünün eri ise olur.
Peki başka bir şey, rükün, başka bir şart istişare edeceğin adam. Senin istişare ettiğin alanda adamın menfaati olmayacak. Şimdi bakın, Türkiye’de, dünyada olup bitenlere bakın.
Şimdi gücü elinde tutanlar, güç mevkiine gelenler genelde tabii ki kendilerini destekleyen bir halka içinde çalışırlar. Doğaldır yani kendilerine yakın kafadaki, zihniyetteki adamlarla danışmanlık yaptırırlar. Şudur, budur, tamam.
Fakat siz bir işi hazineden alıp, yani bütün insanların vergisini topluyorsunuz, sadece sizi sevenlerin değil. Onu alıp, onlara yapılacak bir hizmette, gene kendi yandaşlarınız, kendinizi sevenler, taraftarlarınıza teslim ederseniz, onlar ise şunu demezler, bu bize yarar ama memlekete yaramaz. Bunu diyecek adam ya, istişare bunlarla yapılır.
O işte menfaati olmayacak. İstişareyle alakalı bir şey soracağım. İstişare iki türlü yapılıyor abi bizde.
Bir istişare yapan karar merciği, o heyete kanaatini belli ediyor. Ondan sonra siz ne diyorsunuz dediğinde aykırı bir ses çıkma ihtimali yok. İkincisi soruyu soruyor, kanaatler net bir şekilde belirtiliyor.
Çünkü karar merciğinin kanaatini henüz kimse bilmediği için, tabiri amiyaneyle ama yeri geldi söyleyeceğim. Yalakalık yapma ihtimali olmadığı için hakikat neyse onu söylüyor, bildiğini söylüyor. Burada nasıl hareket etmek lazım?
Tabii ki ikinci yol, bu işi bilenler zaten öyle hareket eder. Yani kendi niyetlerini, hedeflerini çok belli etmezler. Ortaya açık söylerler ve ondan sonra toplarlar.
Hatta özür dilerim, tam tersi kanaatle ifade edebilir mi? İnandığı şeyin tersini söyleyip bakalım ne diyecekler?
Tabii, kıvılcım alabilmek için zıttı olan bir şeyi de söyler. Şimdi bunların biz çoğunu, inan sadece devlet kademesi değil. Biz hep şöyle düşünüyoruz, ben bundan da çok bir iz aradım.
Güç odaklı düşünme var. İslam dünyasında iki asırdır devlet odaklı. Mesela dava diyorsun, adam devletle ilgili bir şey aklına geliyor.
Ahlak diyorsun, devletle ilgili bir şey aklına geliyor. Hizmet diyorsun, devletle alakalı bir şey. Ya arkadaş, sen de insansın.
Mahşer günü hizmetinden, davandan, yaptığın işlerden sorulmayacak, sen sorulacaksın. Evet, sen kendi hayatında yap canım, evde yap, çocuklara yap. Yapıyor musun?
Kendi işinde yapıyor musun? Yok, birileri gelsin yapsın. Çünkü oraya eklemlenecek ki, kendini güçsüz hissediyor ya, güçlü birilerinin arkasından işini görecek.
Şimdi bu istişare konusu da bizim gelip gelip hep böyle devletle ilgili saydığımız bir şey. Halbuki öyle değil. Yani ilginç değil mi?
Yani insanlar mesela bir arsa alacakları zaman elli tane adamı arıyorlar. Abi şurada şöyle bir arsa varmış, şu kadarmış, doğru mu, değil mi, bu alınır mı, satılır mı? Araba alırken soruyor, elli tane bayi geziyor, o araştırmaları yapıyor.
Ama diyelim ki hayatıyla ilgili kararlarda, eğer mesul bir mevkide ise, memleketle ilgili kararlarda buna ihtiyaç duymuyor. İşte bu büyük bir facia olur. Yani şunu açıkça söyleyeyim ben, liyakate dayanmayan bakkal da çöker, devlet de çöker.
Bu kadar basit. Yani bakkala mesela hesap kitap bilmeyen yeğenini koy. Niye?
Yeğen ya, çalmaz. Kasadan çalması yeter. Onu koy, yemin ediyorum iki gün, üç gün içinde bakkalı bitirir.
Müşterilere böyle bizim çoğumuzun yaptığı gibi, gelene gidene sanki kovacakmış gibi bakarsa, bizim de öyle bir halimiz var, enteresan ya. Sanki niye geldin gibi. Mesela bu da liyakat.
Ne kadar uzak olduğumuzu ve dışladığımızı gösteriyor.
Savaş abicim, özellikle yaşadığımız çağda bizi hep bir dilenmanın ortasında bırakıyorlar. Yani ehliyet, liyakat mi, sadakat mi? Bunlardan birini tercih etmek durumunda mıyız?
Bazı hususlarda birisi diğerine öncelenebilir mi? Öncelenebilirse bunlar hangi hususlardır? İkisini birlikte bulmak bu kadar mı zor?
Bu ne diyeceksiniz? Ben talebelerime liyakat ve sadakati bu örnekle anlatırım. Liyakat budur, sadakat budur.
Bunlar ikiz kardeştir. Bak yan yana. Ama dikkat edersen liyakat, sadakatin biraz daha üstündedir.
Neden? Layık olup sadık olmayan süper hain çıkar. Devletimizde çok gördü.
Toplumumuzda çok gördü. Diyor ki adam, abi diyor bu adam finansın piri, abi bu adam edebiyatta çok ileri, abi bu adam… Fakat adam öyle bir ahlaksız.
Bulduğunu satıyor adam. Veya işte hiçbir değeri yok, hiçbir kıymeti yok. O adamdan acayip hain çıkar.
Mahveder seni. Ama sadık ama bön, ahmak. Ulan o da seni batırır zaten.
Ama işte arkadaş bizim arkadaşımız falan, iyi de batırdı. Arkadaş olunca ne yaptı yani? Arkadaş arkadaşa faydası olur.
Bunun zararı var. O da değil. İkisi de değil abi.
Ben böyle gösteriyorum. Diyorum ki insan sadakat esastır, liyakat ondan biraz daha fazla olmalı. Yani sadık ol ama liyakatin ile sadık ol.
Layık ol ama sadakatinle beraber layık ol. Bunlar birbirinden ayrılamaz. Kesinlikle.
Şimdi onu sağlamak için ne yapmışlar? Bak Çin Devleti de öyledir. Eskiden biri.
Batı’da da öyle. Yani bizde de Osmanlı’da falan tabii ki öyle. Ne yapıyorlar abi?
Bürokratik eğitim veriyorlar. Eğitim verirken yalnız o sadakati liyakate çevirecek bir şey yapıyorlar. Yani diyorlar ki evet bu adam zaten geldi, elimizin altında, memur oldu.
Ama memur oldu tamam önemli değil bizim köyün adamı gelsin. Bizim paşanın oğlu yazık işsiz kalmış o da gelsin falan. Öyle değil.
Böyle olan birisinin bile bir kabiliyetini bulup onu yeşertiyorlar. Mesela Enderun’da, sen de bilirsin, verilen dersler arasında sadece devletle ilgili dersler yok. Vazifeleri, kitabet vesaire, yazı yazma, hitabet falan hepsini biliyorlar.
Bir de sanatlar öğretiliyor. Şimdi diyeceksin ki ya adamlara müzik öğretiyorlar, halk sanatı öğretiyorlar, nakkış öğretiyorlar, her şeyi öğretiyorlar. Peki o adam hattat mı çıkıyor oradan?
Hepsi hattat mı bu adama, paşalar? Yok. Öküz Mehmet Paşa.
Hattatlıkla alakası yok. Adamcağız da böyle çok güçlüymüş, o yüzden öküzlemişler. O da ayrı da.
Sokolu Mehmet Paşa, efendim bu hattıyla meşhurdur veya çok büyük bir müziği, şart değil. Ama o adamın şöyle bir seviye kazanmasını arzu ediyorlar. Herhangi bir hat eserini, bir sanat eserini görünce en azından iyi mi kötü mü onu ayırt eder.
Yani yaptığı işin çevresini de bilir, seviyesini tutturur. O yüzden o sorduğun soru abi ikisi de vazgeçilmezdir. Ama ikisi de birlikte anlamlıdır, tek başına anlamlı değildir.
Yani ne liyakat ne sadaka tek başına anlamlı değildir. İkisi bir araya gelince kıymetlidir. Yoksa dediğim gibi çok büyük hainlerini çıkar veya çok büyük ahmaklar çıkar.
Eyvallah. Abi bu hususa bir dahaki programda devam edelim. İki siyasetnamelerden hareketle adalet, meşveret, liyakat dedik bir bir şey kaldı.
Emanet. Onu da konuşalım, bununla çok ilgisi var. Ve bununla daha soracağımız sorular var.
Teşekkür ederiz.



Yorumlar
Yorum Gönder